Category Archives: Eğitimciler İçin

Dikkat Bu bir İtiraf Yazısı: Sosyal Duygusal Öğrenmenin Bir Yetişkine Kattıkları

2008 yılından bu yana İkinci Adım Programı sayesinde Sosyal Duygusal Öğrenmenin hayatımdaki yeri çok büyük… Gerek programın çeviri ve adaptasyonları gerek öğretmen eğitimleri ve destekleri gerek çocuklara ve ailelere yönelik eğitimler derken Sosyal duygusal Öğrenme 7 senedir her an aklımda.
İkinci Adım programı aslında öğretmenlerin sınıflarında uygulamak üzere hazırlanmış sistematik, sürekliliği olan, araştırmalara dayalı çok dinamik bir program. Bu program ile ilgili daha geniş bilgiye http://www.sdoakademi.com/ikinci-adim/sayfamızdan ulaşabilirsiniz.

Bugün İkinci Adım’ın bana bir yetişkin olarak kattıklarına yer vermek istedim.

Empati
Basitçe karşındaki insanın duyguları fark etmek ile ilgili bir beceri…
Hayatıma yansıması ise karşımdakinin duygusunu sadece anlamak değil aynı zamanda yargılamadan kabul etmeyi içeriyor. Çünkü duygular gerçek, aynı olay ile ilgili duygularımız farklı ve duygular değişebilir.
Empatinin bu yönünün hayatıma katkısı ise karşımdaki insanlarla ilişkimde doğal bir şekilde gelişen bir kabul. Ben kabul ettikçe onlar bana yakınlaştı. Belki de duygularını anladığım için beni güvenli bir sığınak olarak gördüler.
Empatiyi hayatıma kattıkça karşımdaki kişilerin duygularının yanında düşüncelerini de daha fazla kabul eder oldum. Bu yeni düşünceler sayesinde de vizyonum değişti, hayatıma farklı zenginlikler katıldı.

Duygu Yönetimi ve Dürtü Kontrolü
Sanırım toplumsal olarak en çok zorlandığımız becerilerden biri… Yoksa her gün bu kadar şiddet haberi okumazdık diye düşünüyorum.
Yoğun duygularım varken sakinleşmem gerektiğini hep biliyordum, ama 4 yaşında bir çocuk ile aynı yöntem ile sakinleşebildiğimizi görmek beni şaşırttı. İşin sırrı önce vücudu sakinleştirmekte çünkü duygularımızın vücudumuzdaki etkileri çok büyük. Burundan alınıp ağızdan verilen birkaç karın nefesi ile kendimi sakinleştirebildiğimi fark ettim. Çocuklara karın nefesini öğretmenin birçok farklı yolunu da bu sayede keşfettim. En sevdiklerimden birisi ise; annenin senin için en sevdiğin çorbayı pişirdiğini hayal et. Çorba mis gibi kokuyor ama çok sıcak o yüzden üfleyerek soğutman lazım… İşte bu kadar basit.
Sakinleştikten sonra duygumu da adlandırabildiğimde artık yoğun duygularım ile baş etmek çok kolay.

Bu sayede 7 senenin sonunda “aksi” ünvanımı geride bırakmak benim için gurur verici!

ProbLem Çözümü
Hayat her zaman planlı gitmiyor her gün baş etmemiz gereken büyük küçük birçok problem oluyor. Eskiden problemler karşısında ilk düşüncem “Neden Ben?” oluyordu. Sosyal Duygusal Öğrenme üzerine çalıştıkça fark ettim ki güç ve mutluluk hayatın mükemmel gitmesi değil, çıkan problemler ile baş edebilmek…
Çünkü hayat fırtınanın geçmesini beklemek değil yağmur altında dans etmeyi öğrenmektir… (Viviane Greene)

Sevgilerle,
Suzi Mizrahi

“Öğretmenlik tüm diğer meslekleri mümkün kılan meslektir”

Fark yaratmayan öğretmen var mıdır? Bizce yok ama yine  de bazı öğretmenler diğerlerinden daha fazla, daha farklı izler bırakır bizde. Her şeyden önce öğretmenlik tüm diğer meslekleri mümkün kılan meslektir.

Sadece bilgi aktarmak değildir öğretmenlik. Bir hayat tarzıdır, bir idealdir, bir var oluş halidir.  Yeni yetişen bir nesile şekil vermektir. Bireysel çabalardan, fedakarlıklardan, yaratıcılıktan beslenir, toplumdan, politikalardan, günlük yaşamdan etkilenir. Aktif bir süreçtir, durağan olamaz, ileriye dönüktür, geleceğe dairdir ama tabi ki geçmişteki deneyimlerden şekillenir.  İlişki odaklıdır çünkü ilişki ve iletişim olmadan öğrenme gerçekleşmez. Bilgi transfer edilebilir ama sadece bilgi ile eğitim olmaz, Aristotoles dediği gibi “Kalbi eğitmeden aklı eğitmek eğitim değildir.” Bu nedenledir ki herkes öğretmen olamaz.  Öğretmenliği seçmek, öğretmen olmak, öğretmenliğe devam etmek zorlu bir süreçtir. Ama yine de bu zorluğu göze alan çok kıymetli  eğitimciler tanıyoruz. Onları tanımaktan dolayı da gurur duyuyoruz. Tanıma şansına erişemediğimiz daha niceleri olduğunu bilmek de bize güç veriyor.

Bu yazıyı yazarken aklımdan geçen, özlemle, minnetle hatırladığım o kadar çok öğretmen var ki. Bazılarının isimlerini tam hatırlayamıyor olmaktan üzüntü duyuyorum. Ama anıları, yüzleri, bana öğrettikleri, hayatıma kattıkları o kadar canlı ki. O izlerin silinmesi mümkün değil. İlkokul öğretmenimi anneme benzetirdim, gerçekten benzer miydi bilmiyorum, muhtemelen hissettirdiği duygu benziyordu. Ortaokulda kalabalık bir okulda (şubeler R’ye kadardı sanırım) bir anda tek sınıf öğretmeninden her ders için farklı öğretmenin olduğu düzene geçtiğimde panik olduğumu hatırlıyorum. Bana güvende olduğumu hissettiren Müdür Yardımcımızdı. Liseyi özel bir okulda okudum. Yeni açılan bir okuldu, beni en çok etkileyen olaylardan biri okulun ikinci gününde kat müdür yardımcımızın tüm hepimizi ismi ile çağırması olmuştu. O okulda bir çok güzel anım ve hala hayatımda olan dostlarım oldu. Lise son sınıfa kadar matematik dersi ile yıldızı hiç barışmayan, hatta kendini matematiği beceremeyen biri olarak değerlendiren bir öğrenciydim. Son sene matematik dersimize giren Necdet Berk (rahmet ve saygıyla anıyorum) ben kendime inanmazken bana inanmış ve matematiği yapabileceğimi hissettirmişti. Onun sayesinde iyi bir üniversiteyi matematikten yaptığım netler sayesinde kazanmıştım. Üniversitede beni çok zorlayan öğretmenlerim de oldu, çok destekleyenler de ama her biri bugün beni ben yapan, mesleğim de bulunduğum yere gelmemi sağlayan katkıları ile hayatımın bir parçası oldular.

Bu gün öğretmenler günü bu vesile ile tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutluyoruz. Minnetle, şükranla kutluyoruz. Hepimizin, çocuklarımızın, gelecek nesillerin hayatında bu şekilde fark yaratacak öğretmenler olmasını diliyoruz.

Öğrenmeyi Desteklemenin En Keyifli Yolu: Mutluluk

Merak doğuştan gelir ve her çocuk öğrenmeye heveslidir.  Her yeni bilgi çocukları heyecanlandırır.  3 yaşlarındaki çocukların en sevdiği ve bıkıp usanmadan sonsuza kadar sorabilecekleri bir soru “Niye?” dir(bu zaman zaman anne babaların sıcak ter dökmesine neden olsa bile).   Peki ne oluyor da yaş ilerledikçe bu heves eskisi gibi yoğun olmayabiliyor.  Öğrenmeyi etkileyen birçok etken var elbette ama biz bugün bir tanesi üzerinde durmak istiyoruz.

Mutluluk

Araştırmalar gösteriyor ki mutluluk, başarı ve motivasyon ile ilişkili (Hinton, C. Harvard Üniversitesi).  Yani mutlu çocuk öğrenmeye daha hevesli…

Aklınıza hemen şu soru gelebilir; “O zaman, çocuğu sürekli sürprizlere boğmak mı gerekiyor öğrenebilmesi için?” Uzmanlar mutluluğu hayattan alınan keyif ve tatmin duygusu olarak tanımlıyorlar.  Mutlu olmak sürekli hediyelerin alınması ya da hiç problem yaşamamak anlamına gelmiyor.

Aslında karşılaşılan problemleri çözebilmek, gerekli sosyal desteği alabilmek ve kişiler arası iletişim olmasıdır mutluluk. Evde ve okulda sevildiğini bilmek, güvende hissetmektir.  Oyun oynamak, yaprakların arasında uzanmak, sıcak bir günde denize girmek, kış gününde dondurma yiyebilmektir.  Arkadaşına sarılmak, öğretmeninin şefkatle bakmasıdır belki de… Annenin mis kokulu yemeği, babanın yere serilip seninle oyun oynamasıdır.  Evde saklambaç oynayabilmek, parkta özgürce koşabilmek, gıdıklama oyununda en yüksek kahkahayı atmaktır. Yere düştüğünde babanın seni yerden kaldırıp ilgilenmesi, oyun oynarken annenin tatlı kahkahasıdır. Öğretmeninin yaptığın resmi duvara asması, arkadaşlarının seni oyuna çağırmasıdır. Aynı oyuncak için kavga ederken, birlikte oynamaya karar vermektir mutluluk.   En sevdiğin kitabı okumak, en sevdiğin müzikte dans edebilmektir…

Ev ortamında mutluluğu sağlamak

Anne-baba ve çocuk arasındaki ilişki mükemmel olamaz (Osho, 2012),iniş çıkışlar, anlaş(a)mamazlıklar mutlaka olacaktır.  -Meli ve -malı’lar ile ebeveynlik yapıldığında ise ilişki sekteye uğrar. Mükemmel olmayı denerken, ebeveyn doğallıktan uzaklaşır bu da hem ebeveynin hem de çocuğun mutsuz olmasına neden olur.  Önemli olan ilişkideki AN’ı yaşayabilip iletişimi sürdürebilmektir.

Çocuğu mutlu etmek için anne babaların yapması gereken en önemli şey; çocuğu koşulsuz bir şekilde sevdiklerini göstermektir.  Sevildiğini hisseden çocuk MUTLUDUR zaten.  Anne babanın mutlu hissetmesi de çocuk için bir mutluluk kaynağıdır. Mutlu ebeveynlerin çocukları da MUTLUDUR… çünkü anne ve babayı kopyalar. (Osho, 2012)

Okul ortamında mutluluğu sağlamak

Bir çocuğun okulda mutlu olabilmesi öğretmeni ve arkadaşlarıyla kurduğu etkileşimle ilgilidir.  Öğretmeni ve arkadaşları tarafından değer verildiğini bilen, okulda karşılaştığı problemler karşısında ihtiyacı olan desteği gören, söz hakkı olan ve sınıfında ve okul ortamında güvende hisseden çocuk mutludur.

Ve mutlu çocuk öğrenir!

Anne-Babalığın El Freni: Sağduyulu Olmak ve İç Sesi Dinlemek

“Anne babası kendi ebeveyn koşullanmasından özgür olma ve mahremiyet bekleme gibi haklara sahipken, bir çocuğun da bunlara hakkı yok mudur?” Osho

Yukarıdaki alıntı Osho’nun “Çocuk” kitabından ve aslında bu konu ebeveynlerin bugün yüzleştiği en önemli meselelerden biri. Çocuklarımızı ruhsal açıdan daha sağlıklı, eğitimsel olarak daha donanımlı, sosyal becerileri daha gelişmiş olsun diye anne-babanın güdümünde yaşamaya mı zorluyoruz? Ve yeniçağın ebeveynleri “ebeveynlik” ya da başka bir tabirle “anne-babalık” içgüdülerinden, sağduyularından epeyce uzaklaşıp kitaplara ve uzmanlara bağımlı hale mi geliyorlar? Yani özetle hata yapmamak adına “koşullanma/koşullandırma” hali evimizin salonunda en büyük yere mi sahip?

Nedir bu koşullanma ve koşullandırma? Aslında yeni akımlara bakılınca ebeveynin koşullanması çocuk anne rahmine düşmeden önce başlıyor. Gebe kalmadan önce yapılma(ma)sı gerekenler, gebelik süresince dikkat edilecekler, gidilecek kurslar, yenecek yiyecekler, kaç saat yürüyeceğinizden kaç saat uyuyacağınıza kadar her şey planlı. Çocuk doğduktan sonra da pek çok şey saate, kitaba, doktora, ruh sağlığı uzmanlarına, kitaplara bağlı. Okul süreci başlayınca zaten plansız olmak mümkün değil ödevler, okul dışı etkinlikler, doğum günü kutlamaları, yatma/kalkma/yeme/oyun saati vs… Bunca planlı etkinliğin içinde gözden plansızca ve sessizce kaçan şey ise içgörümüzün, kendimizin ve çocuğun iç ritminin ve sadece anne-baba hassasiyetiyle çocuğun ne istediğini, hissettiğini anlayabilen sağduyumuzun sesi oluyor.

Örneğin bir çocuğu saat ile yedirmek çocuğun hızını/ihtiyacını takip etmekten ziyade bir planı ya da bir programı takip etmektir. Ya da çocuğunuz kitaplarda belirtilen yaşta bezinden ayrılmadıysa, meme emiyorsa vb. bunun için çok fazla kaygılanmak ve hemen uzman yardımına başvurmak çocuğun ihtiyacından ziyade “olması gereken”e odaklanmaktır. Oysaki her çocuk kendi içinde biriciktir, tektir dolayısıyla çocuğun kendi iç ritmi vardır. Kendi anne-babalık içgüdümüzden çok kitaplara, rutinlere, maddelerden oluşan listelere bağlı kalmak çocukla ebeveyn arasındaki bağın derinliğini başka bir deyişle ebeveynlik içgörümüzün sesini zayıflatır. Sonrasındaki tablo ise çocuğun her alanda bir uzman tarafından (özel öğretmen, eğitim koçu, ruh sağlığı uzmanı, hobilerine yönelik eğitmenler vb.) desteklendiği, anne-babanın ise tüm bu yaşam döngüsü içinde anne-baba olmaktan ziayde koordinasyondan sorumlu kişi olduğu bir senaryonun baş göstermesi hali oluyor.

Tabi bu tabloda bir müddet sonra çocuk ve ebeveyn koşturmacadan hem madden hem manen yorulmaya başlıyor. Birlikte geçirilen zamanların kaliteli olması adına doğallıktan uzaklaşabiliyoruz. Çocuklarla rahatça geçirilebilecek vakitler okul dışı etkinliklerle dolduğunda anne-babanın kendi içinde yaşadığı suçluluk, çocuğun ise isyan duygusu farklı semptomlarla kendini göstermeye başlıyor.

Peki, hayatı bu kadar yoğun, bu kadar kitaba bağlı, bu kadar uzman destekli yaşamak şart mı? Ya da yok mudur bunun bir ortası?

Uzman görüşüyle iç sesin el birliğiyle oluşturduğu bazı öneriler şöyle:

-Kitaplardan, uzman görüşlerden illa uzak kalmak gerekmez; buradaki püf nokta acil olanla olmayanı ayırt edebilmek. Kriz anlarında sakinliği muhafaza etmeye çalışıp, önce anne-baba olarak ne yapabileceğinize odaklanın. Bir yöntemde uzlaşıp bir müddet sabırla onu deneyin. Sakin kalabilmek ve çocuğun yoğun duygusunun karşısında yıkılmamak birinci prensip.

-Çocuğunuzu en iyi siz tanıyabilirsiniz ve her aileye, her çocuğa uyan tek bir yöntem yoktur. Bu noktada duyduğunuz, okuduğunuz yöntemleri direkt olarak alıp uygulamak yerine; bu bilgilerden beslenip kendinize, ailenize ve çocuğunuza uygun bir model oluşturabilirsiniz. Şöyle düşünün öneriler bir yemek tarifi ve yemeğin içine koyup çıkarabileceğiniz bazı malzemeleri siz seçebilirsiniz ama ana malzemeler zaten bellidir;)

-Hayatınıza giren uzmanlar, okuduğunuz kitaplar sizi yönlendirmek, gözden kaçan noktaları fark etmeniz için varlar. Direksiyonda ise her daim siz varsınız. Almanız gerekeni alıp, beceriyi sizin kazanmanız önemli.

-Çocukların en çok ihtiyacı olan şeyler iyi bakım, beslenme, sevgi, şefkat ve duygularının anlaşılmasıdır. Bunlara özen gösterdiğiniz sürece iç sesinizi daha çok duyarsınız ve hata yapsanız bile telafisi daha kolay olur.

– Diğer bir adım ise mükemmeliyetçilikten uzaklaşmak olabilir. Çünkü “tam” ve “eksiksiz” sürdürülmeye çalışan bir hayatı sadeleştirmek ve böylesi bir hayatta içeriden gelen anne-baba iç sesinizi duymak daha zordur. Aklınızdaki planları, “olmazsa olmaz” ları, “an”lara sıkıştırdığınız telefon görüşmelerini sadeleştirmek sizi tüy gibi yapmasa da şu anki halinizden daha sade ve daha rahat kılacaktır.

-Hem çocuğunuza hem kendinize mutlaka alan açın. Hata yapmanın öğreticiliğinden faydalanın ve hatalardan öğrenmenin, daha sonra birlikte yeni çözüm adımları üretmenin keyfini yaşayın.

-Son olarak nesiller arası bilgi aktarımı oldukça kıymetlidir. Modern çağ bizleri kendi anne-babalarımızın yöntemlerinden uzaklaşmaya itse de zaman zaman onların önerilerini dinlemek ve yine kendi sisteminiz için uygun olanları seçmek hem destekleyici hem de birinci elden öneriler olduğu için güvenilir olabilir.

Sağduyulu Kararlar Verebilmek

New Bitmap Image Sosyal Duygusal Öğrenme 5 temel ögeye dayanır. Her biri bireyin sosyal duygusal gelişiminde önemli bir role sahiptir. Çocukluktan yetişkinliğe bu öğelerin anlam/içeriği değişse de ağırlığı  değişmez. Birini diğerine tercih etmek pek mümkün olmasa da hayatın farklı sahnelerinde farklı roller ile öne çıkarlar.

Bu yazı karar verebilmek hakkında. Aslında tam karşılığı sağduyulu karar verebilmek. Vereceğimiz kararın sonuçlarını, sahip olduğumuz değerleri düşünerek karar verebilmek, dürtüsel ve tepkisel karar vermekten çok farklı.

Sabah uyanmamızla birlikte vermemiz gereken kararlar birbirini takip eder. Kimileri rutin işler ile ilgili kararlardır, kimileri ise uzun uzadıya düşünmeyi gerektirir.  Seçimler yaparken sadece kısa dönemli sonuçları değil uzun vadeli sonuçları düşünebilmek, kendimiz kadar başkalarının güvenliğini de dikkate almak, sağduyulu davranmak, ahlaki olarak doğru olanı yapmak hiç kolay değildir aslında. Ama eğer kendi duygularımız kadar başkalarının duygularının da farkındaysak, şefkat ile yaklaşa biliyorsak bizden farklı olanlara, etrafımızda olanların farkındaysak, ihtiyacı olana bizden farklı düşüncelere sahip olsa da ilgi gösterebiliyorsak, dürtülerimizle değil vicdan ve aklımızla karar verebiliyorsak işte  o zaman doğal olarak sağduyulu kararlar veririz.

Sağduyulu karar verebilme süreci bir anda olmaz tabi ki işte bu yüzden çocukluğun ilk yıllarından itibaren çocuklarımızı sağduyulu kararlar verebilmesini öğretmemiz, desteklememiz gerekir.  Bunu başarmak için sadece doğru yanlışı göstermemiz yetmez, düşünmeyi, sorgulamayı, anlamaya çalışmayı öğretmeliyiz. Bu nedenle önce biz bunları öğrenmeliyiz. Bir karar verirken, seçim yaparken olası sonuçları düşünebilmek, ahlaki değerlerimizi göz önüne almak gerekir. Hayatımızın her alanında sorumluluk sahibi olarak, sadece kısa dönemli kazançları değil uzun dönemli sonuçları düşünerek vereceğimiz  kararlar olması temennisiyle.

Barışa bir adım daha yaklaşmak için…

 

Hızlı ve yoğun hayatlarımızda kimi zaman karşımızdakini anlamak, ilgi ve şefkat göstermek ve yardım etmek için zamanımız olmuyor.  Adeta birbirimizi fark etmeden yaşıyoruz. Aslında kendi mutluluğumuzu arttırmanın, ilişkilerimizi güçlendirmenin hayattan daha fazla keyif almanın bir yolunun başkalarına ilgi ve şefkat göstermek olduğunu biliyor muydunuz? Ya da başkalarına şefkat gösterme ve yardım etmenin kişinin kendi bağışıklık sistemini güçlendirdiğini  biliyor muydunuz? O zaman neden kendimize bu kadar döndük?  Peki geleceğin yetişkinleri olarak çocuklara ilgi ve şefkat göstermeyi nasıl öğretebiliriz? Hem okullar için hem aileler için birkaç öneri…

  • Öncelikle bu konunun önemi ile ilgili okuldaki herkesin (öğrenciler, öğretmenler, okul personeli, yöneticiler) katılacağı bir bilgilendirme toplantısına yer vermek.  Bu toplantıda ilgi gösterme, şefkat ve yardım etmenin önemi ve bu konuda yapılabilecekler hakkında konuşulabilir. Okul içinde dikkat edilmesi istenen nezaket kuralları belirlenebilir.  Evde de anne-baba ve çocuklar arasında benzer bir aile toplantısı yapılabilir.
  • Çocuklar için hatırlatıcı notlar hazırlanması! Bu notlar post-itlere hazırlanıp çocukların görebileceği yerlere yapıştırılabilir. Evde de benzer notlar anne ve baba tarafından hazırlanabilir.
  • Çocukların ve öğretmenlerin birbirlerine teşekkürlerini iletmesi ve konuyla ilgili öğrencilerin motivasyonunu arttırması için bir teşekkür panosu hazırlanabilir.
  • Okulda farklı gruplar oluşturarak başkalarına yardım etmek ile ilgili farklı projeler hazırlanabilir. Daha sonra gruplar birbirlerine projelerini sunabilirler.   Projeleri gerçekleştirdikleri zamanlar belgelenebilir ve okul ve aileler ile paylaşılabilir.
  • Küçük şeyler büyük değişimler yaratır. Bu konuyla ilgili her gün yapılabileceklerin çocuklar ile paylaşılması önemlidir. Hatta öğretmenler ve anne babalar olarak bu davranışlara yer verilerek model olması da çocukların bu davranışları benimsemesi için çok önemlidir.
    • Tanımadığınız ama aynı asansörü paylaştığınız kişilere Günaydın demek.
    • Bir sokak hayvanına yardım etmek
    • Bir yere zamanında varmak
    • İş arkadaşına minik bir hoşluk hazırlamak
    • Karşımızdakine teşekkür etmek
    • Kitap, oyuncak, giysi bağışında bulunmak
    • Uzun zamandır konuşmadığımız birini hatırını sormak için aramak
    • Komşumuza ufak bir sürpriz hazırlamak
    • Yaşlı birine yardım teklif etmek
    • İşimiz biten odada ışığı kapatmak
    • Evimize bir hayvan almayı planlıyorsak, barınaklarda olan bir hayvanı evlat edinmek.

 

Daha mutlu bir dünya yaratmak elimizde, yeter ki fırsatları değerlendirelim.

 

Sevgiler

Kaynaklar

 

SDÖ 101: Sosyal Duygusal Öğrenme’ye Giriş – Sosyal Duygusal Öğrenme Nedir ve Ne Değildir?

Sosyal Duygusal Öğrenme (SDÖ) hem eğitim hem de psikoloji camiasının oldukça gündeminde olan bir başlık. Bizler de bu konuya gönül vermiş kişiler olarak elimizden geldiğince sizlere bilgilendirmeler yapmaya çalışıyoruz. Lakin deneyimlerimiz gösteriyor ki SDÖ üzerine hala tam açıklığa kavuşmamış bazı konular var. Buna Sosyal Duygusal Öğrenme’nin tanımından hedef kitlesine kadar dahil olan pek çok başlık var. Bu nedenle bu yazıda beraberce Sosyal Duygusal Öğrenme “nedir ve ne değildir”e bakalım istedik.

1)”Sosyal duygusal öğrenme ile sosyal duygusal gelişim aynı kavramlardır.”
İki kavram da aynı alanlara odaklanır, zaman zaman birbirinin yerine kullanılabilir. Bu alanlar duygularımızı tanıma ve yönetme, diğer insanlar için ilgi ve alaka geliştirme, olumlu ilişkiler kurabilme, sorumluluğunu alabildiğimiz kararlar verebilme ve zorlayıcı durumlarla yapıcı ve etik biçimde baş edebilmeyi içerir.

2)”Sosyal duygusal öğrenme kavramının hedef kitlesi çocuklardır.”
Sosyal duygusal öğrenmenin kapsadığı beceriler küçük yaşlardan itibaren çocuklara öğretilirse ileriki yaşlar da çocukların sosyal ve duygusal anlamda yaşayabileceği problemleri önleyici nitelik taşır. Fakat sosyal duygusal öğrenme kavramı erken çocukluktan yetişkinliğe kadar uzanan bir yaşam boyu öğrenme sürecidir. Aslında sosyal duygusal gelişim ve öğrenme hepimizin hayatının vazgeçilmez bir öğesidir; çünkü iletişim içinde olduğumuz her an “sosyal duygusal öğrenme” de işin içindedir.

3)”Sosyal duygusal öğrenme becerileri akademik olarak başarılı olan çocuklar için gerekli değildir.”
Derslerinde başarılı olan çocukların da sosyal duygusal becerilere ihtiyacı vardır. Öğrencilerin sosyal-duygusal becerilerinin gelişmesi akademik başarılarını arttırır. Örneğin, farkındalıkları yüksek ve kendine güvenen öğrenciler çalışmak için daha fazla çaba gösterir; kendilerini motive edebilen, amaçlar koyabilen, stres ile başa çıkabilen öğrencilerin performansları daha yüksektir (Zins, Weissberg, Wang, ve Walberg, yayınlanma aşamasında, atıfta bulunulan Greenberg, 2003).
Akademik öğrenme ve sosyal-duygusal öğrenme birlikte, eğitim ve öğretimin bir parçası olursa, öğrenciler öğrendiklerini daha uzun süre hatırlar ve daha iyi kullanırlar. Eğitim süreçlerine, hem kendilerine hem başkalarına saygı duyma, ilgi ve özen gösterme becerilerini eklerler. Böylece öğrenme hem akıllarına hem de yüreklerine değen, onlara ilham veren bir durum haline gelir. Bu nedenle dünyanın her yerinde akademik ve sosyal-duygusal öğrenme birbiriyle bağlantılıdır. Okullar iyi hazırlanmış SDÖ programlarını etkili biçimde uyguladıklarında, öğrencilerin akademik başarısı artar, problemli davranış oranları azalır ve öğrencinin çevresiyle kurduğu ilişkiler gelişir (Elias, 2003, IAE Booklet).

4) “Sosyal duygusal öğrenme becerilerinin gelişimi sadece okulda/evde/sosyal yaşantısında problem yaşayan bireyler içindir.”
Sosyal duygusal öğrenme becerilerinin gelişiminden bu alanda problem yaşayan bireyler daha çok faydalanır gibi görünse de SDÖ’nün önleyici ve yaşam kalitesini yükseltici yanı göz ardı edilmemelidir. Zira beceri gelişiminin temel amacı çoğu alanda olduğu gibi Sosyal Duygusal Öğrenme alanında da önleyici olmaktan geçer. Bu nedenle Sosyal Duygusal Öğrenme’nin hedef kitlesi ayrım gözetmeksizin tüm bireylerdir.

5) “Çocuklarda Sosyal Duygusal Öğrenme becerilerinin gelişimi üzerine eğitimler okullar/eğitim kurumları/kurslar tarafından verilmektedir. Dolayısıyla bu alanda ailenin rolü daha azdır.”
Okul, aile, çocuk ve öğretmeni kare bir masanın ayakları olarak düşünürsek birinden birinin olmaması o masanın ayakta duramayacağı anlamına gelir yani diğer bir deyişle sistemin hata vereceğinin. Dolayısıyla okulda kazanılan her türlü sosyal becerinin uygulanması konusunda ailelerin de sürecin içinde olması şarttır. Okul ve aile bu konuda ortak dili ne kadar fazla kullanırsa çocuğun okulda öğrendiklerini günlük hayatına aktarımı o kadar kolaylaşacak ve aynı zamanda “bilgi” “deneyim”le daha etkili şekilde buluşacaktır.

6) “Sosyal Duygusal Öğrenme becerileri gelişmiş olan bireyler/çocuklar hiç sorun yaşamazlar.”
Sosyal Duygusal Öğrenme becerileri gelişmiş olan bireyler de günlük hayatlarında sorunlarla karşılaşırlar. Fakat bu sorunları daha etkili ve sosyal açıdan uygun yollarla çözebilirler.

7) “Sosyal Duygusal Becerileri gelişmiş olan kişiler problem yaratan durumlarda kendilerinden fazlaca ödün verirler, başkaları tarafından ezilirler ve duygusal açıdan yıpranırlar.”
Sosyal Duygusal Öğrenme becerileri gelişmiş olan bireyler empati kurarlar, problemlere adil ve barışçıl çözümler getirebilirler, öfkelerini ve yoğun duygularını daha rahat kontrol edebilirler ve ifade edebilirler. Ve bu beceriler günümüz dünyasında en çok ihtiyacımız olan becerilerdir. Bu becerilere sahip olmak ve karşımızdakini de bu bağlamda anlayabilmek ezilmekten ziyade bizi güçlü, farkında ve farklı kılar, ilişkilerimizi geliştirir ve iç huzurumuza katkıda bulunur.

Ahlaki Değerler Doğuştan mı Gelir?

Ahlaki değerleri nasıl kazanıyoruz; kişilik özelliklerimiz, genetik alt yapımız, yetiştiğimiz çevre, hayattaki deneyimlerimiz… bu etkenlerden hangisi ya da hangileri belirleyici oluyor? Bu soruya cevap vermek zor. Yale Üniversitesinde yapılan bir çalışma gösteriyor ki 3 ila 6 aylık bebeklerin iyi-kötü ayrımını yapabiliyorlar. Dolayısıyla biz anne-babalara ve eğitimcilere düşen en büyük rol, var olanı geliştirmelerine destek olmak.

Aşağıdaki bağlantıdan videoyu izleyebilirsiniz. Alt yazılar İnönü Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü tarafından hazırlanmıştır.

New Bitmap Image

http://www.izlesene.com/video/ahlaki-degerler-dogustan-mi-gelir-altyazili/6903048

Empati Ve Fazlası

Empati ile ilgili ne kadar çok yazılıp çizilse de yine de keşfedilecek daha fazlası var gibi.  Daniel Goleman  empatinin 3 farklı türünden bahsetmiş bir yazısında. Okuyunca bir kez daha anladım ki empati  bir tanım ya da kitabi bir bilgi değil, olamaz.  Ve düşündüm  ki bazı insanların empati ile ilgili olumsuz yorumları aslında bu üç farklı türün farkında olmamalarıyla ya da ayrımını yapamamalarıyla ilgi olabilir. Şöyle ki; Daniel Goleman Bilişsel Empati, Duygusal Empati ve Empatik İlgi olmak üzere 3 kavram tanımlıyor.

Bilişsel Empati: Temel olarak bir başka bireyin dünyayı nasıl algıladığını, nasıl düşündüğünü anlayabilmek ile ilgili. Bu beceri bizim karşımızdaki kişiye göre neyi, nasıl söyleyeceğimizi belirlemizde yardımcı oluyor.

Duygusal Empati: Karşımızdaki insanın nasıl hissettiğini anlamamızla ilgili. Bu şekilde insanlar ile bağ/ilişki kurabiliyoruz

Empatik İlgi: Diğer iki tür empati oldukça önemli ancak yeterli değil, eğer birilerine ilgi ve şefkat göstermek istiyorsak empatik ilgiye ihtiyacımız var.

Genel yaklaşım empatiyi birinci ve ikinci türde tanımlamak ve kabul etmek üzerine. Dolayısıyla da bir çoğumuz bilişsel ya da duygusal düzeyde empati kurabiliyoruz. Ama davranışa geldiğinde hepimiz empatik ilgi gösterme konusunda o kadar başarılı olamıyoruz. Bir çok öğretmen öğrencileri ile ilgili şu geri bildirimde bulunur: “Aslında ne yapması gerektiğini biliyor ama bir türlü bunu davranışlarıyla gösteremiyor.”  İşte bu bilişsel ve duygusal düzeyde empatiye sahip olmak ama bunu ilgi ve şefkat gösterme olarak uygulayamamak ile çok benzerdir.

Peki ama empatik ilgi neden bu kadar önemli, gerekli? Herkes herkese empati yaparsa bu dünya nasıl bir yer olur? Ya da böyle bir dünya mümkün mü?

İlk sorudan başlayalım. Neden bu kadar önemli? Bizce çok önemli çünkü ilgi ve şefkat duygularına sahip biri karşısındakine bilerek ve isteyerek zarar veremez. Vicdani değerleri olan bir birey kendine saygı duyduğu kadar başkaları da saygı duyar.

Herkesin empati yaptığı bir dünya nasıl olur? Bunu görme ve bilme şansımız keşke olsa ama şu anki şiddet ve zorbalıkların olmadığı bir dünya olacağına inanıyoruz.

Peki böyle bir dünya mümkün mü? Teknik ve pratik olarak kısa vadede olmasa da aslında mümkün. Özellikle de eğitim sistemine bu değerleri  entegre ettiğimizde çok da uzak değil.

Olumlu ve üretken Bir Sınıf

Öğrenme genelde olumlu ve destekleyici bir ortamda gerçekleşir. Öğretmenin tüm öğrencilerine ilgi ve şefkat gösterdiği bir sınıfta, çocuklar sadece bu değerleri öğrenmekle kalmaz ayrıca  öğrenmenin gerçekleşmesi için en ideal koşullar oluşur.

Stres altında, gergin ya da üzgünken öğrenmeye çok hevesli olamayız. Çünkü ilgimiz ve dikkatimiz kendimize dönüktür. İçimizdeki duyguları düzenleye bildiğimizde  ilgimizi dışarıya verebiliriz. Bu herkes için geçerlidir. Kendi duygularımızı tanıdıkça ve onları yönete bildikçe diğer insanlara ilgi ve şefkat göstermemiz kolaylaşır.

Bunun yanı sıra bulunduğumuz ortamda kendimizi güvende, önemli, değerli hissettiğimizde ise daha iyi performans gösteririz. ister öğrenci, ister öğretmen ister idareci olalım bu hepimiz için geçerlidir.

Bazı çocuklar diğerlerine göre daha zor koşullarda yaşarlar. Bu zorluklar çoğu zaman onların eğitim sistemi içinde kalmalarını, başarılı olmalarını zorlaştırabilir. Bazen de tam tersi zorlukları yaşayanlardan bazıları çok başarılı olurlar. Bazıları yitip giderken, bazıları zorlukları aşıp yollarına devam ederler. Farkı yaratan nedir diye sorduğumuzda; başarılı olanların pek çoğu okul hayatlarında onları anlayan, onlarla özellikle ilgilenen, onu gerçekten tanımaya çalışan bir öğretmenden bahsederler.

İşte bu öğretmen empatik ilgi gösteren öğretmendir.

Eminim sizler de kendi çocukluğunuzu  düşünseniz;  sizin için özel olan, hatırladığınızda gülümsediğiniz, sizde olumlu izler bırakan, belki de sizi siz yapan en az bir kişi hatırlarsınız. Bu kişi muhtemelen sizi güvende hissettirmiş, size değer vermiş, sizi olduğunuz gibi kabul etmiş ama aynı zamanda gelişmeniz için sizi desteklemiştir.

İşte bu empatik ilgi gösteren biridir.

Şimdi size bir soru? İlgi ve şefkatin olduğu bir ortamda zorbalık ve şiddet var olabilir mi?

Kaynak: https://www.linkedin.com/pulse/20140826183758-117825785-why-we-need-caring-classrooms

Sosyal Duygusal Beceriler ve Öğrenme Güçlükleri Arasındaki İlişki

Öğrenme denildiğinde akla ilk gelen akademik başarı ve bilişsel beceriler (okuma-yazma, matematik) olsa da aslında sağlıklı sosyal ilişkiler kurabilmek için de öğrenmeye ihtiyaç vardır. Okuma-yazmayı öğrenmek için nasıl ses-sembol eşleşmesini çözmek gerekiyorsa, diğerleriyle sağlıklı iletişim kurabilmek için sosyal ipuçlarını doğru değerlendirmek, duyguları anlamak, güçlü duyguları kontrol edebilmek, problem çözebilmek vb bir çok beceriyi kullanmak gereklidir.

Öğrenme güçlüklerinin tanımı ve tanısı hakkında farklı görüşler olsa da fikir birliğine ulaşılmış olan nokta öğrenme güçlüğü yaşayan bireylerin  bir çoğunun sosyal ilişkilerde zorlandıklarıdır. Özellikle bu çocukların akranları tarafından kabul edilmekte, sosyal ipuçlarını anlamakta sorun yaşadıkları bilinmektedir.

Öğrenme güçlüklerinin, genel olarak akademik başarı üzerindeki etkisine odaklanılması ve sağaltım programlarının daha çok bilişsel becerileri geliştirmeye yönelik olması; öğrenme ile sosyal-duygusal beceriler arasındaki ilişkinin tam ve doğru olarak anlaşılamadığını göstermektedir.

Sınıfın sosyal bir ortam, öğrenmenin ise bir paylaşım ve aktarım olduğu gerçeğinden yola çıkarsak öğrenme güçlüğü olsun olmasın her çocuğun sahip olduğu potansiyeli ortaya çıkarabilmesi için sosyal-duygusal beceriler belirleyici bir rol oynamaktadır.

Peki Sosyal ve Duygusal Beceriler derken ne anlatılmak isteniyor?

“Sosyal Beceri” kelime anlamı olarak bireyin sosyal durumlar karşısındaki davranış ve tepkilerinin tümü olarak düşünülebilir. Bireyin kullandığı ya da kullanamadığı sosyal becerileri onun sosyal ilişkilerdeki yeterliliğini belirler.

“Duygusal Beceri“ denildiğinde ilk akla gelen duygular olsa da tanım, bununla sınırlı değildir. Bireyin kendi duygularını tanıması, yönetebilmesi, diğerlerinin duygularının farkında olması, kendi davranışlarını kontrol edebilecek motivasyona ve enerjiye sahip olması, duruma ve ortama uygun olan sosyal becerileri kullanılabilmesi bireyin duygusal zekası ile ilişkilidir.

Öğrenme güçlükleri yaşayan her bireyin sosyal-duygusal becerilerde zorlandığı genellemesini yapmak çok doğru olmasa da  bu bireylerin akranları tarafından daha zor kabullenildikleri, alaya ve zorbalığa daha sık maruz kaldıkları, öğretmenleri ve akranları tarafından daha sık eleştirildikleri ve yetersiz olarak değerlendirildikleri, akran baskısına daha kolay boyun eğdikleri, bir gruba dahil olmakta daha çok zorlandıkları düşünülürse sosyal – duygusal gelişimlerinin bu durumlardan ne şekilde etkilendiği tahmin edilebilir.

Son on yıl içinde giderek önem kazanan, araştırmacıların ve eğitimcilerin dikkatini çeken Sosyal – Duygusal Öğrenme kavramı, öğrenme güçlüğü yaşayan bireyin ihtiyaçlarının çok daha etkili bir şekilde karşılanmasına olanak sağlayabilmektedir. Sosyal-Duygusal Öğrenme ve öğrenme güçlükleri arasındaki ortak bağlantı noktaları dikkat çekicidir:

1– Kendi ve başkalarının duygularını tanımak

2– Güçlü duyguları ile baş edebilmek

3– Uygun şekilde dinlemek ve konuşmak

4– Diğerlerinin bakış açısını anlayabilmek

5– Kendine ve başkalarına saygı göstermek, farklılıkları kabullenmek

6– Problemleri tanımlamak

7– Gerçekçi hedefler belirlemek,

8– Karar vermek ve sorumluluk almak

9– Diğerleri ile geçinebilmek olumlu ilişkiler kurmak

10– Akran baskısıyla baş edebilmek

11– Çatışma ile baş edebilmek (arabuluculuk, işbirliği yapabilmek)

12– Yardımlaşmak (yardım istemek, yardım etmek)

13– Grup içinde verimli olarak çalışabilmek

14– Ahlaki ve sosyal olarak sorumluluk alabilmek

Sosyal Duygusal Öğrenmenin desteklediği tüm bu beceri alanları işlevsel ve sağlıklı bir birey olmak için gereklidir. Ama aynı zamanda öğrenme güçlüğü yaşayan bireylerin öncelikle akademik başarıyı yakalamaları için ihtiyaç duydukları becerilerdir.

Öğrenmenin gerçekleşebilmesi için öğrenme ortamının kabul edici ve iletişime açık bir yer olması gerekir. Sosyal –  Duygusal Öğrenmenin temel hedefi çocukların duygusal olarak rahat ve güvende hissettikleri, bunun yanında sosyal olarak iletişim kurabildikleri sınıf ve okul ortamının yaratılmasıdır.

Öğrenme Güçlüğü Olan Bireylerin Sosyal Duygusal Becerilerini Desteklemek

Öğrenme güçlüklerinin en temel özelliği bireyin bir beceriyi öğrenmesi ve geliştirmesi gerektiğinde, hedeflenen davranışın/bilginin önce öğretilmesi sonra tekrar edilmesi, uygulanması, pekiştirilmesi, geri bildirim verilmesi  şeklindeki basamaklara ihtiyaç duyulmasıdır. Sosyal – Duygusal Öğrenmenin tam olarak da yapmak istediği ve bunun için kullandığı öğretme yöntemi bu ihtiyaca denk düşer.

Öğrenme güçlüğü yaşayan bir çocuğun sosyal – duygusal gelişimini desteklemek için;

1– Çocuğun güçlü özelliklerini fark etmek ve onun da bu özelliklerinin farkında olması için destek olmak: Örneğin okumada zorluk yaşayan bir çocuğun çizim alanındaki becerisini okul gazetesine ve ya sınıf panosuna resimler yapmasını sağlayarak onun arkadaşları arasındaki kabulünü arttırmak mümkün olabilir.

2– Sosyal becerileri de aynı akademik becerileri öğretir gibi küçük adımlara bölerek, farklı örnekler ile tekrar ederek ve geri bildirim vererek öğretmek. Öğretilen becerinin uygulanabileceği alanlar ve fırsatlar yaratarak çocuğun yeni beceriyi kendi başına deneyebilmesi için fırsatlar yaratmak ve uyguladığı anda bu beceri pekiştireçler ile desteklemek. Bazı önemli sosyal becerileri belirlemek gerekirse;

  • Sözel olmayan ipuçlarını fark edebilmek/anlayabilmek (jest ve mimikler, beden dili)
  • Duyguları anlayabilmek (kendisinin ve diğerlerinin)
  • Komik olmak ile komik davranmak arasındaki farkı anlamak (uygun zamanda yapılan bir espri yapabilmek ile sınıfın soytarısı gibi davranmak arasındaki farkı göstermek, uygun şaka/espri tarzlarını anlatmak)
  • Olumlu-olumsuz geri bildirim alabilmek (olumlu geri bildirim karşısında sınırı aşmamak, olumsuz eleştiri karşısında savunmaya geçmemek gibi)

3– Öğrenme ortamında rekabeti en aza indirmek ve daha çok işbirliğini öne çıkarmak. Öğrencilerin bir arada çalışabilecekleri, birbirlerinden öğrenebilecekleri fırsatlar yaratmak. Çocuklar kendi performanslarını diğerleri ile karşılaştırmak konusunda oldukça hızlıdırlar. Bunu değiştirecek bir öğrenme ortamı yaratmak sadece sosyal duygusal becerileri geliştirmek için değil temel olarak öğrenme becerilerini  desteklemek için önemlidir.

 

 

1 2