Author Archives: sosyalduygusal

Barışın sınıfta işi ne? Barış inşasının ikinci tuğlası: Okul

Sabah 08:00’de alan servis akşam 16:30’da site kapısına teslim ediyor çocuklarımızı..

Yaklaşık 9 saat!

Dünkü yazıda bahsi geçen yuvadan (hadi diyelim başardık) uzak geçen 8.5 saat. Her gün…

Tam teslim.. O gün ne ders olduğunu, ne yiyeceğini bilsek de, ne yaşayacağını kestirmenin imkanı yok. Tam da bu yüzden evdeki barışçıl adımların şiddetli sınavlarını verdikleri yer okul.

Akran baskısı, zorbalık, alaya maruz kalma, gruptan dışlanma.. Çocuk/ergen kaç yaşında olursa olsun karşısına çıkma ihtimali olan şiddet türleri. Barışçıl yöntemleri kullandığınızda bile başınıza çöreklenebilecek zorluklar bunlar.

İkinci tuğlayı okulun koymasını bekliyorsak aslında aşağıda yazan 4 temel ilkeyi görmeyi umut ediyoruz demektir.

 

*Okul bir çocuk  için farklılıkların bir arada olabileceğini öğrendiği yerdir.

Fiziksel farklılıklar, gelişimsel farklılıklar, duygusal farklılıklar.. Yavaşlar, hızlılar.. Futbolu sevenler, toptan korkanlar.. Diş teli, gözlük ile erken tanışanlar, hiç bilmeyenler.. Kolayca ağlayanlar, kendini geride tutanlar… Bir okulun idareci ve eğitimcilerinin farklılıkları nasıl algıladıkları o okulda “yaşayan” çocuk ve gençlerin yorumlarını bire bir etkiler. Farklılıklar saygı görürse “Bir gün ben de farklı olursam tehlikede olmayacağım”ı öğrenir hepsi.

*Okul olumlu iklimini korumak ve sürdürmek tüm eğitimcilerin önceliği olmalıdır.

Araştırmalar kendini güvende hisseden ve sosyal duygusal gelişimi okulda da desteklenen çocukların daha iyi öğrenebildiğini ortaya koyar. Sırf bu yüzden bir çok okulu ikna edebiliriz belki olumlu iklimin gerekliliğine… Gerekçe bulmaya gerek olmayan tek gerçek belki de; olumlu okul iklimi tüm eğitim prensiplerinin başında gelir.

*Problemlerin çözümüne çocukların dahil edilmesi hoş bir klişeden öteye gitmelidir.

Çocukları yaşadıkları problemin parçası olarak görmek kolaydır. Onları çözümün de parçası yapmak için uğraşmamız gerekir. Tek bir soruyla bazen kalbini fethedebilirsiniz bir ergenin: “Sen nasıl olmasını isterdin?”

*Öğretmenlerin sınıf içinde barışçıl ortam ve yöntemlere zaman ve enerji ayırabilmelerini sağlamak üzere okul idaresi teknik, yöntem araç konusunda destek olmalıdır.

Öğretmenliğin dünyanın en zahmetli mesleği olduğu kabul görür bir gerçek.. Üzerlerinde çeşitli (ebeveynler, bakanlık, idareciler, müfredat, fiziksel sağlıkları, hayalleri, idealleri..) baskılar hissederken barışçıl yöntemleri “tercih” edebilmelerini sağlamak için yardıma ve desteğe ihtiyaçları vardır. Desteklendiğini bilen bir eğitimci, çarpma öğretmesi gereken tüm bir dersi, sınıfında yaşanan bir problemi çözmeye rahatlıkla ayırabilir… (Çarpma biraz bekleyebilir..)

Tüm eğitimcilerimiz için barışın İstanbul Ortaköy’de güvercine rastlamak kadar kolay ulaşılabilir olmasını diliyoruz…

Barışçıl olmak, evde ailemizde başlar.. 5 soruda barışçıl bir yuvada büyümek..

Ne zor değil mi çocukların büyümesi..

Onlar küçükken kontrol edebildiklerimizin sayısı ne kadar çok ve çeşitli iken, büyüdükçe anne babanın “kontrol”ü nasıl da azalıyor..

Almadığımız şekerler, telaffuz etmediğimiz kötü kelimeler, aman! dediğimiz yaralar, ilk duygusal bereler.. Yaş büyüdükçe daha da ürkütücü maddeleri içine almaya başlıyor bu liste.

Şunu derken bulmaya başlıyoruz kendimizi: “Dünyadaki kötülükleri ve çatışmaları yok edecek gücüm olmadığına göre ebeveyn olarak benim gücüm neye yeter?”

Eviniz, aileniz, yuvanız, çocuğunuzun barışçıl yaklaşımla büyümesi, çatışmaların çözümünde uygun yöntemler kullanması için ilk adımları öğrendiği yerdir. Bu nedenle evinizin (çatışmasız değil) barışçıl kokusu, havası, dokunuşlarının çocuğunuzun hayat boyu aklında kalacağını unutmadan bu soruları kendinize sorabilirsiniz.

1.Çocuğunuz/çocuklarınız istediklerini, hissettiklerini rahatlıkla anlatabiliyor mu? 

Yeterince iyi, uslu, akıllı, becerikli olmadıklarını hissettikleri anlarda da açabiliyorlarsa kendilerini, güvende hissediyorlarsa; bilin ki “açık ifade” ile barışçıl yol yan yana gider. Çünkü birikmeyen öfke, gecikmemiş hüzün barışın yolunu açar..

2.Öfke, hayal kırıklığı, kıskançlık gibi rahatsızlık verebilecek güçlü duygulara yuvanızda yer var mı?

İnsan olduğumuz için kalbimizin odacıkları her duyguya açıktır. Peki biz kabul edebiliyor muyuz, farklı olan duyguyu? Rahatsızlık veren bağrışmalar, gergin anlar, asık suratlara yer var mı evinizde? Yoksa hemen neşelenmeye, halı altına süpürmeye mi çalışıyoruz olup biteni? Farklı duygularla bir arada olabilen bir kişinin barışın açtığı yoldan gitmemesine imkan var mı?

3.Siz kendinize (de) gözünüz gibi bakıyor musunuz? Durmaya, sakinleşmeye, yetişme çabası olmadan, yani stresinizin son bir damla ile taşmasını beklemeden sükunetinize yatırım yapıyor musunuz?

Ebeveyn barışçıl olmayı seçer, havaya kaldırdığı elin o saçlara ne hızda ineceğine dair insani ve adil bir karar verirse o yuvada büyüyen çocuklar da ellerini tokalaşmak için kullanır.. Ebeveynin barışçıl olmayı seçebilmesi için ise, kendi sükunetine gözü gibi bakması lazım..

4.Yuvanızdaki canlılar , (siz ve çocuklarınız tarafından) kediniz, balığınız, köşedeki petunya saygı görüyor mu?

Her eve bir kedi lazım değil tabii ki.. Ama “birlikte” var olduğunuz her canlı saygıyı hak eder.. Saksısında elleriyle ektiği domates fidanıyla konuşan bir ebeveyni izleyen çocuğun acımasızca dal kırması ihtimali azalır..

5.Yuvanızda ne yaşanırsa yaşansın tamir etmeye zaman ve gönül ayırıyor musunuz?

En önemlisi de bu sanırız.. Hayat koca bir tercihler ve yollar paketi ise, barışçıl olmanın tercih edildiği anların sayısının yüksekliği sanırız hepimizin iç huzuru ile doğru orantılı.. Özür dilemekle başlayan tamir yolu, koruyucu bir pelerin gibi örter çatınızı..

Barışçıl yaşamak her zaman kolay değildir. Hepimizin öfke patlamaları, dibe vurduğu anlar, uykusuz geceleri, ağlamaklı halleri, gitme isteğinin gelip de çattığı “an”lar olur elbet. Barışçıl olmak uzun bir yoldur ve emek ister… En çok da barışçıl olmayı başka türlüsüne “tercih” etmenin öğrenildiği yerdir aile..

 

Barışa bir adım daha yaklaşmak için…

 

Hızlı ve yoğun hayatlarımızda kimi zaman karşımızdakini anlamak, ilgi ve şefkat göstermek ve yardım etmek için zamanımız olmuyor.  Adeta birbirimizi fark etmeden yaşıyoruz. Aslında kendi mutluluğumuzu arttırmanın, ilişkilerimizi güçlendirmenin hayattan daha fazla keyif almanın bir yolunun başkalarına ilgi ve şefkat göstermek olduğunu biliyor muydunuz? Ya da başkalarına şefkat gösterme ve yardım etmenin kişinin kendi bağışıklık sistemini güçlendirdiğini  biliyor muydunuz? O zaman neden kendimize bu kadar döndük?  Peki geleceğin yetişkinleri olarak çocuklara ilgi ve şefkat göstermeyi nasıl öğretebiliriz? Hem okullar için hem aileler için birkaç öneri…

  • Öncelikle bu konunun önemi ile ilgili okuldaki herkesin (öğrenciler, öğretmenler, okul personeli, yöneticiler) katılacağı bir bilgilendirme toplantısına yer vermek.  Bu toplantıda ilgi gösterme, şefkat ve yardım etmenin önemi ve bu konuda yapılabilecekler hakkında konuşulabilir. Okul içinde dikkat edilmesi istenen nezaket kuralları belirlenebilir.  Evde de anne-baba ve çocuklar arasında benzer bir aile toplantısı yapılabilir.
  • Çocuklar için hatırlatıcı notlar hazırlanması! Bu notlar post-itlere hazırlanıp çocukların görebileceği yerlere yapıştırılabilir. Evde de benzer notlar anne ve baba tarafından hazırlanabilir.
  • Çocukların ve öğretmenlerin birbirlerine teşekkürlerini iletmesi ve konuyla ilgili öğrencilerin motivasyonunu arttırması için bir teşekkür panosu hazırlanabilir.
  • Okulda farklı gruplar oluşturarak başkalarına yardım etmek ile ilgili farklı projeler hazırlanabilir. Daha sonra gruplar birbirlerine projelerini sunabilirler.   Projeleri gerçekleştirdikleri zamanlar belgelenebilir ve okul ve aileler ile paylaşılabilir.
  • Küçük şeyler büyük değişimler yaratır. Bu konuyla ilgili her gün yapılabileceklerin çocuklar ile paylaşılması önemlidir. Hatta öğretmenler ve anne babalar olarak bu davranışlara yer verilerek model olması da çocukların bu davranışları benimsemesi için çok önemlidir.
    • Tanımadığınız ama aynı asansörü paylaştığınız kişilere Günaydın demek.
    • Bir sokak hayvanına yardım etmek
    • Bir yere zamanında varmak
    • İş arkadaşına minik bir hoşluk hazırlamak
    • Karşımızdakine teşekkür etmek
    • Kitap, oyuncak, giysi bağışında bulunmak
    • Uzun zamandır konuşmadığımız birini hatırını sormak için aramak
    • Komşumuza ufak bir sürpriz hazırlamak
    • Yaşlı birine yardım teklif etmek
    • İşimiz biten odada ışığı kapatmak
    • Evimize bir hayvan almayı planlıyorsak, barınaklarda olan bir hayvanı evlat edinmek.

 

Daha mutlu bir dünya yaratmak elimizde, yeter ki fırsatları değerlendirelim.

 

Sevgiler

Kaynaklar

 

SDÖ 101: Sosyal Duygusal Öğrenme’ye Giriş – Sosyal Duygusal Öğrenme Nedir ve Ne Değildir?

Sosyal Duygusal Öğrenme (SDÖ) hem eğitim hem de psikoloji camiasının oldukça gündeminde olan bir başlık. Bizler de bu konuya gönül vermiş kişiler olarak elimizden geldiğince sizlere bilgilendirmeler yapmaya çalışıyoruz. Lakin deneyimlerimiz gösteriyor ki SDÖ üzerine hala tam açıklığa kavuşmamış bazı konular var. Buna Sosyal Duygusal Öğrenme’nin tanımından hedef kitlesine kadar dahil olan pek çok başlık var. Bu nedenle bu yazıda beraberce Sosyal Duygusal Öğrenme “nedir ve ne değildir”e bakalım istedik.

1)”Sosyal duygusal öğrenme ile sosyal duygusal gelişim aynı kavramlardır.”
İki kavram da aynı alanlara odaklanır, zaman zaman birbirinin yerine kullanılabilir. Bu alanlar duygularımızı tanıma ve yönetme, diğer insanlar için ilgi ve alaka geliştirme, olumlu ilişkiler kurabilme, sorumluluğunu alabildiğimiz kararlar verebilme ve zorlayıcı durumlarla yapıcı ve etik biçimde baş edebilmeyi içerir.

2)”Sosyal duygusal öğrenme kavramının hedef kitlesi çocuklardır.”
Sosyal duygusal öğrenmenin kapsadığı beceriler küçük yaşlardan itibaren çocuklara öğretilirse ileriki yaşlar da çocukların sosyal ve duygusal anlamda yaşayabileceği problemleri önleyici nitelik taşır. Fakat sosyal duygusal öğrenme kavramı erken çocukluktan yetişkinliğe kadar uzanan bir yaşam boyu öğrenme sürecidir. Aslında sosyal duygusal gelişim ve öğrenme hepimizin hayatının vazgeçilmez bir öğesidir; çünkü iletişim içinde olduğumuz her an “sosyal duygusal öğrenme” de işin içindedir.

3)”Sosyal duygusal öğrenme becerileri akademik olarak başarılı olan çocuklar için gerekli değildir.”
Derslerinde başarılı olan çocukların da sosyal duygusal becerilere ihtiyacı vardır. Öğrencilerin sosyal-duygusal becerilerinin gelişmesi akademik başarılarını arttırır. Örneğin, farkındalıkları yüksek ve kendine güvenen öğrenciler çalışmak için daha fazla çaba gösterir; kendilerini motive edebilen, amaçlar koyabilen, stres ile başa çıkabilen öğrencilerin performansları daha yüksektir (Zins, Weissberg, Wang, ve Walberg, yayınlanma aşamasında, atıfta bulunulan Greenberg, 2003).
Akademik öğrenme ve sosyal-duygusal öğrenme birlikte, eğitim ve öğretimin bir parçası olursa, öğrenciler öğrendiklerini daha uzun süre hatırlar ve daha iyi kullanırlar. Eğitim süreçlerine, hem kendilerine hem başkalarına saygı duyma, ilgi ve özen gösterme becerilerini eklerler. Böylece öğrenme hem akıllarına hem de yüreklerine değen, onlara ilham veren bir durum haline gelir. Bu nedenle dünyanın her yerinde akademik ve sosyal-duygusal öğrenme birbiriyle bağlantılıdır. Okullar iyi hazırlanmış SDÖ programlarını etkili biçimde uyguladıklarında, öğrencilerin akademik başarısı artar, problemli davranış oranları azalır ve öğrencinin çevresiyle kurduğu ilişkiler gelişir (Elias, 2003, IAE Booklet).

4) “Sosyal duygusal öğrenme becerilerinin gelişimi sadece okulda/evde/sosyal yaşantısında problem yaşayan bireyler içindir.”
Sosyal duygusal öğrenme becerilerinin gelişiminden bu alanda problem yaşayan bireyler daha çok faydalanır gibi görünse de SDÖ’nün önleyici ve yaşam kalitesini yükseltici yanı göz ardı edilmemelidir. Zira beceri gelişiminin temel amacı çoğu alanda olduğu gibi Sosyal Duygusal Öğrenme alanında da önleyici olmaktan geçer. Bu nedenle Sosyal Duygusal Öğrenme’nin hedef kitlesi ayrım gözetmeksizin tüm bireylerdir.

5) “Çocuklarda Sosyal Duygusal Öğrenme becerilerinin gelişimi üzerine eğitimler okullar/eğitim kurumları/kurslar tarafından verilmektedir. Dolayısıyla bu alanda ailenin rolü daha azdır.”
Okul, aile, çocuk ve öğretmeni kare bir masanın ayakları olarak düşünürsek birinden birinin olmaması o masanın ayakta duramayacağı anlamına gelir yani diğer bir deyişle sistemin hata vereceğinin. Dolayısıyla okulda kazanılan her türlü sosyal becerinin uygulanması konusunda ailelerin de sürecin içinde olması şarttır. Okul ve aile bu konuda ortak dili ne kadar fazla kullanırsa çocuğun okulda öğrendiklerini günlük hayatına aktarımı o kadar kolaylaşacak ve aynı zamanda “bilgi” “deneyim”le daha etkili şekilde buluşacaktır.

6) “Sosyal Duygusal Öğrenme becerileri gelişmiş olan bireyler/çocuklar hiç sorun yaşamazlar.”
Sosyal Duygusal Öğrenme becerileri gelişmiş olan bireyler de günlük hayatlarında sorunlarla karşılaşırlar. Fakat bu sorunları daha etkili ve sosyal açıdan uygun yollarla çözebilirler.

7) “Sosyal Duygusal Becerileri gelişmiş olan kişiler problem yaratan durumlarda kendilerinden fazlaca ödün verirler, başkaları tarafından ezilirler ve duygusal açıdan yıpranırlar.”
Sosyal Duygusal Öğrenme becerileri gelişmiş olan bireyler empati kurarlar, problemlere adil ve barışçıl çözümler getirebilirler, öfkelerini ve yoğun duygularını daha rahat kontrol edebilirler ve ifade edebilirler. Ve bu beceriler günümüz dünyasında en çok ihtiyacımız olan becerilerdir. Bu becerilere sahip olmak ve karşımızdakini de bu bağlamda anlayabilmek ezilmekten ziyade bizi güçlü, farkında ve farklı kılar, ilişkilerimizi geliştirir ve iç huzurumuza katkıda bulunur.

Kurban Bayramı’na Çocukların Gözünden Bakmak

Bayramlar eski coşkusu kalmamış olsa da hala toplumuzda önemini koruyan zamanlar… Yetişkinler için akrabaların ziyaret edildiği, aile büyüklerinin hatırlandığı, uzak, yakın arkadaşlarla bir araya gelinen bayram vakitleri; çocuklar için ise ayrı bir heyecan ve mutluluk anlamı taşıyor. Yeni kıyafetlerin alınması, bol bol şeker, tatlı yemek, büyüklerin elini öpüp, bayramların çocuklar için vazgeçilmezi olan “bayram harçlığı ” toplamak çocuklar için bayramı daha bir anlamlı ve heyecanlı kılıyor.

Yetişkinler için bayramlar; içinde bulunduğumuz zamanın yoğun çalışma temposu ve bitmek bilmeyen koşturmacısı içinde, dini ve manevi yönünün yanı sıra tatil yapıp, dinlenmek için de bir fırsat olarak değerlendirilse de; ülkemizde pek çok aile maddi gücünün yettiği ölçüde bayramların gerektirdiği dini gelenekleri de yerine getirmeye özen gösteriyor.

Yaklaşan Kurban Bayramı da pek çok evde, “kurban kesme” işleminin yapılacağı bir gün. Bayram için yapılan hazırlıklar ve kurban kesme telaşında olan yetişkinler, kimi zaman çocukların bu süreçte yaşayabileceği ruhsal ve duygusal etkileri göz ardı edebiliyor. Oysa ki yetişkin için yerine getirilmesi gereken dini bir ritüel olarak görülen “kurban kesimi”, çocuklar üzerinde duygusal hasara yol açabilecek etkiler bırakabilmekte… Bu nedenle, ebeveynlerin bu süreçte çocukların ruhsal açıdan karşılaşabileceği zorluklar konusunda bilgi sahibi olması ve çocukların bu süreçten olumsuz yönde etkilenmemesi için titiz davranması önem arz ediyor.

Kurban Kesme Süreci ve Çocuk Üzerindeki Etkileri

Kurban kesme işlemi, bayram boyunca gerek evlerde gerekse medya ve yazılı basın aracılığıyla gündemi meşgul eden bir süreç. Bayram yaklaştıkça yetişkinler kurban alımından kurbanın nasıl ve nerede kesileceğine kadar pek çok işle uğraşmakta. Çocuklar ise kurbanın kesilme anına kadar bayramın heyecanlı ve telaşlı yanını görmekte, hatta çoğu çocuk alınan hayvanın bayramın ilk günü kurban edileceğinin farkında bile değil. Hayvanın dini bir gelenek olarak kurban edileceği evin içinde ne kadar konuşulursa konuşulsun, bir canlının “ölümü” nü özellikle belli bir yaşın altındaki çocuklar yetişkinlerden çok daha farklı algılarlar. Özellikle küçük çocukların hayvanlara olan sempatisi de göz önünde bulundurulduğunda, bizler için dini bir gelenek olan bu süreç çocuklar için bir canlının öldürülmesi anlamına gelir. Özellikle okul öncesi çağındaki çocuklara, her ne sebeple olursa olsun, bir hayvanın kesilerek öldürülmesini açıklamanız mümkün olmayabilir. Cinsi fark etmeksizin, bir hayvanın öldürülmesine izin verildiğini fark eden çocuk ebeveyni suçlayabilir ve ağır bir biçimde yargılayabilir.

Bu sebeple bu durumdaki en makul yaklaşım çocuklara hiçbir şekilde kurban kesimi sürecini izletmemektir. Fakat bu yaklaşım da, günümüzün sorgulayan çocuklarına bu süreci anlatmak adına yeterli olmayacaktır.

Kurban Bayramı Süresince Aileler Nelere Dikkat Etmeli?

Çocuk, kurbanlık hayvan ile uzun süreli bir temas kurmamalıdır. Bazı aileler, kurban edilecek hayvanı, bayram öncesinde eve getirip, beslemektedir. Bu süreçte, hayvanla yakın temas kuran ve onu besleyen çocuk hayvanla duygusal bir bağ kurmaktadır. Yakın bir bağ kurduğu hayvanın kesimini görsün görmesin, yok olduğunu görmek çocuk için sarsıcı olabilir. Bu nedenle eğer mümkünse hayvan, bayram öncesi eve getirilmemeli ve kesim işlemi ev civarında yapılmamalıdır. Eğer kesim ev civarında yapılacaksa, süreç çocuğa izletilmemeli fakat yaşına uygun, doğru bir açıklama yapılmalıdır. “Kayboldu”, ” Kaza oldu”, “Uykuya daldı” vb. doğru olmayan açıklamalardan kaçınılmalıdır.

Çocuklar hangi yaşta olursa olsun kurban kesimini izlememeli ve izlemeye zorlanmamalıdır. Yapılan araştırmalar, 12 yaş altı çocukların hiçbir şekilde kurban kesimi işlemini görmemesi gerektiğini belirtiyor. Çünkü çocukların bilişsel ve duygusal olarak bu süreci anlaması bu yaşın altında pek mümkün değil. Çocuğunuz etkilenmeyeceğini söylese ya da bu işlemi izlemek için ısrar etse dahi, kurban kesimi izletilmemeli ve çocuğun yanında kesim süreci konuşulmamalıdır.

Çocuk kurban eti yemeye zorlanmamalıdır. Çocuğunuz kesildiğini ve pişirildiğini bildiği bir hayvanın etini yemek istemeyebilir. Hele çocuğunuzun hayvanlara aşırı bir düşkünlüğü varsa ya da kurban edilen hayvanla duygusal bir bağ kurduysa bu istek pek de yersiz değildir. Bu nedenle genel olarak yemek yeme konusunda çocuklara karşı ısrarcı olunmaması gerekmekle birlikte kurban eti yedirmek konusunda da aynı durum geçerlidir.

Çocuklara, yazılı ve görsel medyadaki görüntüler gösterilmemelidir. Kurban bayramı öncesi ve esnasında yazılı ve görsel medyada kurban kesimine dair pek çok rahatsız edici görüntü ve haber çıkmaktadır. Yetişkinleri dahi etkileyen bu görüntüler, çocuklara hiçbir şekilde izletilmemelidir. Fakat içinde olduğumuz çağda, her iletişim kaynağını kontrol ediyor olmak pek mümkün değil. Bu nedenle aileler bu konu ile ilgili önlemlerini önceden almalı ve mümkün mertebe çocuğun bu işlemi görme ya da izleme ihtimalini düşürmelidir.

Çocuğunuz kurban kesimi sürecine tanık olursa

Bütün uğraşlarınıza ya da bu konudaki çocuğunuzu önemseyen bir tutum izlemenize rağmen çocuğunuz bir şekilde kurban kesimi sürecine tanık olabilir ya da medyadan bu görüntüleri izleyebilir. Böyle bir durumda:

– Çocuğunuzun duygularını ifade etmesine izin verin. Çocuğunuzun hayvanın kesilmesi ile ilgili hissettiklerini mutlaka dinlemeli ve dikkate almalısınız. “Bunda ağlanacak bir şey yok”, “Et yemiyor muyuz normalde, aynısı işte niye üzülüyorsun ki”, “Üzülme seneye yenisini alırız.” gibi ifadelerden mutlaka kaçınılmalıdır. Unutmayın ki belli bir yaşın altındaki çocukların soyut düşünme algıları yeterince gelişmemiştir ve ölüm kavramını yetişkinler gibi algılayamazlar. Bu nedenle ilk anda rahatlaması için duygularını ifade etmesi, ağlaması ya da tepki vermesi sağlıklı ve normal bir süreçtir.

– Kurban kesme işleminin gerekçesini yaşına uygun ve basit bir dille anlatın. Yediğimiz et ve süt ürünlerinin hayvanlardan karşılandığını, fakat kurban bayramında maddi durumu yetersiz olan insanlara da dağıtmak için daha fazla hayvandan et sağlandığını söyleyebilirsiniz. Durumu çocuğunuza açılarken mümkün olduğunca “kesmek, kurban etmek, öldürmek vb.” terimleri kullanmamalısınız.

– Bir uzmandan yardım alabilirsiniz. Çocuğunuza açıklama yapmanıza ya da onun duygularını anlamaya çalışmanıza rağmen, içinde kan ve ölüm olan bir sahne çocuk için travmatik olabilir. Eğer çocuğunuz kurban kesimi işlemine tanık olduktan sonra “kâbus görme, içe kapanma, alt ıslatma vb.” davranışlar gösteriyorsa, bir uzmandan yardım almanız faydalı olabilir.

Tüm bu sebeplerle, en sağlıklı ve doğru yaklaşım, çocuklara kurban kesimi işlemini izletmemek ve bu işlemin yapıldığı alanlardan uzak tutmak; çocuğunuzun yanında da bu süreç hakkında konuşmamaktır. Bayram öncesi ve esnasında da, bayramın bütünleştirici ve çocuğunuzu heyecanlandıran yönleri üzerinde durmak hem sizin hem de çocuğunuz için bu özel zamanın daha mutlu ve huzurlu geçmesini sağlayacaktır.

Ahlaki Değerler Doğuştan mı Gelir?

Ahlaki değerleri nasıl kazanıyoruz; kişilik özelliklerimiz, genetik alt yapımız, yetiştiğimiz çevre, hayattaki deneyimlerimiz… bu etkenlerden hangisi ya da hangileri belirleyici oluyor? Bu soruya cevap vermek zor. Yale Üniversitesinde yapılan bir çalışma gösteriyor ki 3 ila 6 aylık bebeklerin iyi-kötü ayrımını yapabiliyorlar. Dolayısıyla biz anne-babalara ve eğitimcilere düşen en büyük rol, var olanı geliştirmelerine destek olmak.

Aşağıdaki bağlantıdan videoyu izleyebilirsiniz. Alt yazılar İnönü Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü tarafından hazırlanmıştır.

New Bitmap Image

http://www.izlesene.com/video/ahlaki-degerler-dogustan-mi-gelir-altyazili/6903048

Empati Ve Fazlası

Empati ile ilgili ne kadar çok yazılıp çizilse de yine de keşfedilecek daha fazlası var gibi.  Daniel Goleman  empatinin 3 farklı türünden bahsetmiş bir yazısında. Okuyunca bir kez daha anladım ki empati  bir tanım ya da kitabi bir bilgi değil, olamaz.  Ve düşündüm  ki bazı insanların empati ile ilgili olumsuz yorumları aslında bu üç farklı türün farkında olmamalarıyla ya da ayrımını yapamamalarıyla ilgi olabilir. Şöyle ki; Daniel Goleman Bilişsel Empati, Duygusal Empati ve Empatik İlgi olmak üzere 3 kavram tanımlıyor.

Bilişsel Empati: Temel olarak bir başka bireyin dünyayı nasıl algıladığını, nasıl düşündüğünü anlayabilmek ile ilgili. Bu beceri bizim karşımızdaki kişiye göre neyi, nasıl söyleyeceğimizi belirlemizde yardımcı oluyor.

Duygusal Empati: Karşımızdaki insanın nasıl hissettiğini anlamamızla ilgili. Bu şekilde insanlar ile bağ/ilişki kurabiliyoruz

Empatik İlgi: Diğer iki tür empati oldukça önemli ancak yeterli değil, eğer birilerine ilgi ve şefkat göstermek istiyorsak empatik ilgiye ihtiyacımız var.

Genel yaklaşım empatiyi birinci ve ikinci türde tanımlamak ve kabul etmek üzerine. Dolayısıyla da bir çoğumuz bilişsel ya da duygusal düzeyde empati kurabiliyoruz. Ama davranışa geldiğinde hepimiz empatik ilgi gösterme konusunda o kadar başarılı olamıyoruz. Bir çok öğretmen öğrencileri ile ilgili şu geri bildirimde bulunur: “Aslında ne yapması gerektiğini biliyor ama bir türlü bunu davranışlarıyla gösteremiyor.”  İşte bu bilişsel ve duygusal düzeyde empatiye sahip olmak ama bunu ilgi ve şefkat gösterme olarak uygulayamamak ile çok benzerdir.

Peki ama empatik ilgi neden bu kadar önemli, gerekli? Herkes herkese empati yaparsa bu dünya nasıl bir yer olur? Ya da böyle bir dünya mümkün mü?

İlk sorudan başlayalım. Neden bu kadar önemli? Bizce çok önemli çünkü ilgi ve şefkat duygularına sahip biri karşısındakine bilerek ve isteyerek zarar veremez. Vicdani değerleri olan bir birey kendine saygı duyduğu kadar başkaları da saygı duyar.

Herkesin empati yaptığı bir dünya nasıl olur? Bunu görme ve bilme şansımız keşke olsa ama şu anki şiddet ve zorbalıkların olmadığı bir dünya olacağına inanıyoruz.

Peki böyle bir dünya mümkün mü? Teknik ve pratik olarak kısa vadede olmasa da aslında mümkün. Özellikle de eğitim sistemine bu değerleri  entegre ettiğimizde çok da uzak değil.

Olumlu ve üretken Bir Sınıf

Öğrenme genelde olumlu ve destekleyici bir ortamda gerçekleşir. Öğretmenin tüm öğrencilerine ilgi ve şefkat gösterdiği bir sınıfta, çocuklar sadece bu değerleri öğrenmekle kalmaz ayrıca  öğrenmenin gerçekleşmesi için en ideal koşullar oluşur.

Stres altında, gergin ya da üzgünken öğrenmeye çok hevesli olamayız. Çünkü ilgimiz ve dikkatimiz kendimize dönüktür. İçimizdeki duyguları düzenleye bildiğimizde  ilgimizi dışarıya verebiliriz. Bu herkes için geçerlidir. Kendi duygularımızı tanıdıkça ve onları yönete bildikçe diğer insanlara ilgi ve şefkat göstermemiz kolaylaşır.

Bunun yanı sıra bulunduğumuz ortamda kendimizi güvende, önemli, değerli hissettiğimizde ise daha iyi performans gösteririz. ister öğrenci, ister öğretmen ister idareci olalım bu hepimiz için geçerlidir.

Bazı çocuklar diğerlerine göre daha zor koşullarda yaşarlar. Bu zorluklar çoğu zaman onların eğitim sistemi içinde kalmalarını, başarılı olmalarını zorlaştırabilir. Bazen de tam tersi zorlukları yaşayanlardan bazıları çok başarılı olurlar. Bazıları yitip giderken, bazıları zorlukları aşıp yollarına devam ederler. Farkı yaratan nedir diye sorduğumuzda; başarılı olanların pek çoğu okul hayatlarında onları anlayan, onlarla özellikle ilgilenen, onu gerçekten tanımaya çalışan bir öğretmenden bahsederler.

İşte bu öğretmen empatik ilgi gösteren öğretmendir.

Eminim sizler de kendi çocukluğunuzu  düşünseniz;  sizin için özel olan, hatırladığınızda gülümsediğiniz, sizde olumlu izler bırakan, belki de sizi siz yapan en az bir kişi hatırlarsınız. Bu kişi muhtemelen sizi güvende hissettirmiş, size değer vermiş, sizi olduğunuz gibi kabul etmiş ama aynı zamanda gelişmeniz için sizi desteklemiştir.

İşte bu empatik ilgi gösteren biridir.

Şimdi size bir soru? İlgi ve şefkatin olduğu bir ortamda zorbalık ve şiddet var olabilir mi?

Kaynak: https://www.linkedin.com/pulse/20140826183758-117825785-why-we-need-caring-classrooms

Olup bitenler arasında yolunu bulmak..

Kimisi  anlamıyor sanıyoruz..

Kimisi yeni kelimeleri soruyor, anladığını/anlamadığını teyid ettiriyor.

Bomba ne demek, savaş nedir? Mülteciler nereye gidiyor?

Biz yetişkinler ise “Neyi ne kadar anlatsak”, “Hiç mi bahsetmesek”, “Yaşına göre bilgi vermek ne demek” diye düşünüyoruz. Çoğu zaman ne anlatacağımızı bilemeden..

 

Neyi nasıl anlatacağımızın pedagojik yanıtları çeşitli ve aileye göre değişir.

Ama çocuğunuz 4 yaşında da olsa, 9 yaşına da bassa, ergenliğin hüznüne bulanmış da olsa bu iki sosyal duygusal prensibi size yolunuzu bulmada yardımcı olabilir..

 

1.Barış emek ister.

2.Her zaman başka bir seçeneğin vardır.

 

Biraz açalım..

Arkadaşıyla, kardeşiyle, ebeveyniyle olan ilişkilerinde, kendine yabancı olan kişilerle olan yeni iletişiminde çıkan çatışmaları çözmek için uğraşmak gerekir. Çatışmaları çözmek için ise önce güçlü duyguların yatışması gerekir.. İşte emek tam da bu noktada başlar..

 

Özgür iraden senden alınamayacak yegane şarttır. Bazen şartlar çok zordur. Bazen karar veremediğin için ağlamak istersin. Vazgeçmek çok zor gelir.. Sen bil ki, her zaman başka bir seçeneğin mutlaka vardır. Sen iyi olmayı, adil olmayı seçersen zaten “başka” seçeneği seçmiş olursun…

Sevgili öğretmenlerimize sene başlamadan bir mektup

Sevgili Öğretmen,

Eylül ayı… Yeni heyecanların, yeni başlangıçların, kışa hazırlanmanın zamanı. Kendimizi geliştirmeye başlamanın zamanı. Öğrencilerle tekrar bir araya gelme zamanı.  Sınıflarda yeni eşyaların, temiz duvarların kokusu var. Çok az bir zaman sonra cıvıl cıvıl öğrenci sesleri ile dolacak sınıflar.  Belki duvarlarınızı, kapılarınızı öğrencileriniz için süslediniz, tüm sene kullanacağınız materyallerinizi, bu seneki müfredatınızı hazırladınız.  Ya da çalışmalar halen devam ediyor.  Peki bu sene öğrencilerinizin sosyal duygusal öğrenmelerini desteklemek için hazır mısınız?

  • Bu sene tüm öğrencilerinizi kocaman bir “Günaydın” ile tek tek isimlerini söyleyerek karşılayabilirsiniz.
  • Sınıf kurallarınıza mutlaka arkadaşlık becerileri hakkında kurallar da ekleyin.

“Biz sınıfımızda/okulumuzda birbirimize arkadaşça davranırız”

“Bir ihtiyacımız olduğunda nazik ve saygılı bir şekilde yardım isteriz”

“Biz ihtiyacı olan arkadaşlarımıza yardım ederiz”

“Arkadaşlarımızı grup dışında bırakmayız”

“Birinin zorbalığa uğradığını fark edersek (evde veya okulda) bir yetişkinden yardım isteriz”

  • Velilerinizi de yukarıda belirtilen sınıf kuralları hakkında bilgilendirin.
  • Sınıfınızda her türlü duygunun kabul edileceğini anlatın. Konuşmaya çekinen öğrencileriniz için dilek ve öneri kutusu veya duygu panosu gibi uygulamaları kullanın.
  • Eğitim döneminin başında sınıfınızdaki öğrencilerin neler yaşadığını fark etmeye odaklanın.
  • Olumlu davranış sergileyen öğrencilerinizin davranışlarının ne olduğunu tanımlayarak onlara geri bildirimler verin. Örn: “Ayşe, arkadaşından kalemini isterken kibar ve saygılı bir şekilde davrandın”.
  • Sınıf ortamınızın iklimini olumlu tutmaya özen gösterin.
  • Problem çözme, duygu ifadesi, öfke yönetimi alanlarında siz de davranışlarınızla model olun.
  • Sınıfınızda öğrencilerinizin bir kısmı veya hepsi yoğun duygular yaşadıklarında önce onların sakinleşmelerini destekleyin.
  • Siz de bir yetişkin ve eğitimci olarak kendinize iyi bakmayı, oksijen maskelerini önce kendinize takmayı unutmayın!

 

 

ÇOCUKLUKTA BAŞARININ SIRRI

Ne olduğunu tam anlatamasak da yan yana geldiklerinde bir gariplik olduğunu hissettiğimiz iki kelime; “Çocuk” ve “Başarı”. Belki çocukluk, özünde “başarma” kaygılarından uzak olunması beklenen ama bir yandan da bir çok konuda –hele günümüzde- “başarmak” için büyük çabalar sarf edilen bir dönem. Okullara giriş sınavları, mülakatlar, seviye belirleme testleri, yazılılar, sözlüler, performans ödevleri.. Alınan notlar, sayılar, listenin neresinde olduğumuz, onur veya takdir belgeleri..  Peki başarı gerçekten bunların bir tanesi ya da toplamı mı? Hiç takdir belgesi almayan bir çocuk başarısız sayılır mı? Ya da hep yüksek notlar alan bir çocuk büyüdüğünde de çok başarılı olacak mıdır?

Bu noktadan yola çıkarak başarıyı etkileyen etkenleri merak ettik.

İyimser bakış açısı

Martin Seligman’ın literatüre kazandırdığı bir kavram olan “öğrenilmiş çaresizliğin” karşısında duran bir kavram, “iyimserlik”. İyimserliğin öğrenilen ve/veya bireyin kendi seçtikleri ile pekişen bir kavram olduğuna inanan Seligman bunun çocuklar için de geçerli olduğuna inanıyor. Önüne çıkan engel her ne ise, o engeli aşabileceğine, her zorluğun alternatif bir çözüm/aşma yolu olduğuna inanmanın bir adım ötesinden bahsediyor Seligman. En önemlisinin, sonuç ne olursa olsun çocuğun efor sarf etmesinin “kıymetli” ve “sonuca etkili” olduğuna inanmasının önemini vurguluyor. İyimserliği bu şekilde tanımlayınca; çocuğun kendi eforunu değerli bulması da daha anlamlı oluyor. Çünkü çocuk kendi varlığını ve koyduğu eforu kendisi değerli bulursa başarma hissi de o kadar gerçekçi oluyor.

Peki iyimserlik öğretilebilir mi? Belki ders olarak değil ama evde aile bireyleri ile beraberken ve sınıfta/okulun ikliminde var olan bir iyimserlik çocukların da yaşamlarına olumlu katkıda bulunabilir.

Esneklik

Çoğu araştırmada karşımıza çıkan esneklik faktörünü uyum ve adaptasyon kelimeleri ile yan yana anmak daha uygun olabilir. Hayatın çeşitli aşamaları (farklı yaş ve gelişim dönemlerine göre) sürekli bir değişime sahnedir. Bazı dönemlerde bazı beceriler daha hızlı kazanılır veya değişir. Bu dönemlerden kazanımlarla geçebilmek için ise esneyebilme becerisi esastır. Esneyebilmek, çocuklar için yetişkinlere göre daha kolaydır. Önyargılar, geçmiş yaşam tecrübeleri, zihinsel şemalar henüz tam oturmadığı için çocuklar da durumlar karşısında bize göre daha esnek davranabilirler. Bir çocuk hem akademik beceriler hem de sosyal beceriler alanında “duruma göre esneyebilen/alternatif yol bulabilen/ çabuk ve rahat uyum sağlayan” bir yapıya sahipse, veya bu ebeveynler ve eğitimciler tarafından desteklenmiş bir alan ise çocuğun gerçek hayatta başarıyı yakalaması da daha zahmetsiz olabilir.

Oto-kontrol / haz erteleme

Çocukların küçük yaşlardayken doğal olarak zorlandıkları ancak büyüdükçe geliştirmelerini beklediğimiz iki yeti; oto-kontrol ve hazzı erteleyebilmedir. İkisi de çocuğun kendisini yatıştırmasını, zor/alışılmadık/olumsuz durum geçene kadar “idare edebilmesini”, böylelikle de ihtiyaçlarını geciktirerek oto-kontrol (öz-denetim) mekanizmasının sağlıklı çalışmasını sağlar. Bu, en basitinden ders bitene kadar tuvalet ihtiyacını tutmak veya en uygun zamanda öğretmeninden izin almak, akşam sevdiği etkinlikten önce ödevini bitirme çabasını göstermek olabilir. Hazzı erteleyebilen ve öz denetimi -çoğunlukla- , yaşına uygun sürelerde ve şekilde yapabilen çocukların başarılarının ve kendi başarı algılarının da güçlü olduğu söylenebilir.

Merak/öğrenme hevesi

Motivasyon olmadan öğrenmenin gerçekleşmesi çok zordur. Çocuklarda öğrenmeye ve keşfetmeye karşı doğuştan gelen bir istek vardır. Ne var ki bu içsel merakın devam etmesi için destek olmak gerekir. Sadece sonuca odaklanmak öğrenme hevesini ve merakını olumsuz olarak etkiler. Çocuklar doğal olarak araştırmacıdırlar, denerler, soru sorarlar…Güvenli sınırlar içerisinde çevrelerini keşfetmelerine fırsat vermek, farklı deneyimler sunmak, sorularını ciddiye almak, bazen sorularına doğrudan cevap vermeden önce kendilerinin düşünmesi için onları yönlendirmek, tek bir doğruya ya da sadece doğru ve yanlışa odaklanmamak (siyah ve beyaz kadar grinin tonları olduğunu da gösterebilmek) çocukların doğuştan getirdikleri öğrenme hevesinin devam etmesine yardımcı olabilir.

 

Kaynak: How Children Succeed: Grit, Curiosity and the Hidden Power of Character,

Paul Tough, 2012

1 2 3 4 5