Monthly Archives: Ağustos 2015

ÇOCUKLUKTA BAŞARININ SIRRI

Ne olduğunu tam anlatamasak da yan yana geldiklerinde bir gariplik olduğunu hissettiğimiz iki kelime; “Çocuk” ve “Başarı”. Belki çocukluk, özünde “başarma” kaygılarından uzak olunması beklenen ama bir yandan da bir çok konuda –hele günümüzde- “başarmak” için büyük çabalar sarf edilen bir dönem. Okullara giriş sınavları, mülakatlar, seviye belirleme testleri, yazılılar, sözlüler, performans ödevleri.. Alınan notlar, sayılar, listenin neresinde olduğumuz, onur veya takdir belgeleri..  Peki başarı gerçekten bunların bir tanesi ya da toplamı mı? Hiç takdir belgesi almayan bir çocuk başarısız sayılır mı? Ya da hep yüksek notlar alan bir çocuk büyüdüğünde de çok başarılı olacak mıdır?

Bu noktadan yola çıkarak başarıyı etkileyen etkenleri merak ettik.

İyimser bakış açısı

Martin Seligman’ın literatüre kazandırdığı bir kavram olan “öğrenilmiş çaresizliğin” karşısında duran bir kavram, “iyimserlik”. İyimserliğin öğrenilen ve/veya bireyin kendi seçtikleri ile pekişen bir kavram olduğuna inanan Seligman bunun çocuklar için de geçerli olduğuna inanıyor. Önüne çıkan engel her ne ise, o engeli aşabileceğine, her zorluğun alternatif bir çözüm/aşma yolu olduğuna inanmanın bir adım ötesinden bahsediyor Seligman. En önemlisinin, sonuç ne olursa olsun çocuğun efor sarf etmesinin “kıymetli” ve “sonuca etkili” olduğuna inanmasının önemini vurguluyor. İyimserliği bu şekilde tanımlayınca; çocuğun kendi eforunu değerli bulması da daha anlamlı oluyor. Çünkü çocuk kendi varlığını ve koyduğu eforu kendisi değerli bulursa başarma hissi de o kadar gerçekçi oluyor.

Peki iyimserlik öğretilebilir mi? Belki ders olarak değil ama evde aile bireyleri ile beraberken ve sınıfta/okulun ikliminde var olan bir iyimserlik çocukların da yaşamlarına olumlu katkıda bulunabilir.

Esneklik

Çoğu araştırmada karşımıza çıkan esneklik faktörünü uyum ve adaptasyon kelimeleri ile yan yana anmak daha uygun olabilir. Hayatın çeşitli aşamaları (farklı yaş ve gelişim dönemlerine göre) sürekli bir değişime sahnedir. Bazı dönemlerde bazı beceriler daha hızlı kazanılır veya değişir. Bu dönemlerden kazanımlarla geçebilmek için ise esneyebilme becerisi esastır. Esneyebilmek, çocuklar için yetişkinlere göre daha kolaydır. Önyargılar, geçmiş yaşam tecrübeleri, zihinsel şemalar henüz tam oturmadığı için çocuklar da durumlar karşısında bize göre daha esnek davranabilirler. Bir çocuk hem akademik beceriler hem de sosyal beceriler alanında “duruma göre esneyebilen/alternatif yol bulabilen/ çabuk ve rahat uyum sağlayan” bir yapıya sahipse, veya bu ebeveynler ve eğitimciler tarafından desteklenmiş bir alan ise çocuğun gerçek hayatta başarıyı yakalaması da daha zahmetsiz olabilir.

Oto-kontrol / haz erteleme

Çocukların küçük yaşlardayken doğal olarak zorlandıkları ancak büyüdükçe geliştirmelerini beklediğimiz iki yeti; oto-kontrol ve hazzı erteleyebilmedir. İkisi de çocuğun kendisini yatıştırmasını, zor/alışılmadık/olumsuz durum geçene kadar “idare edebilmesini”, böylelikle de ihtiyaçlarını geciktirerek oto-kontrol (öz-denetim) mekanizmasının sağlıklı çalışmasını sağlar. Bu, en basitinden ders bitene kadar tuvalet ihtiyacını tutmak veya en uygun zamanda öğretmeninden izin almak, akşam sevdiği etkinlikten önce ödevini bitirme çabasını göstermek olabilir. Hazzı erteleyebilen ve öz denetimi -çoğunlukla- , yaşına uygun sürelerde ve şekilde yapabilen çocukların başarılarının ve kendi başarı algılarının da güçlü olduğu söylenebilir.

Merak/öğrenme hevesi

Motivasyon olmadan öğrenmenin gerçekleşmesi çok zordur. Çocuklarda öğrenmeye ve keşfetmeye karşı doğuştan gelen bir istek vardır. Ne var ki bu içsel merakın devam etmesi için destek olmak gerekir. Sadece sonuca odaklanmak öğrenme hevesini ve merakını olumsuz olarak etkiler. Çocuklar doğal olarak araştırmacıdırlar, denerler, soru sorarlar…Güvenli sınırlar içerisinde çevrelerini keşfetmelerine fırsat vermek, farklı deneyimler sunmak, sorularını ciddiye almak, bazen sorularına doğrudan cevap vermeden önce kendilerinin düşünmesi için onları yönlendirmek, tek bir doğruya ya da sadece doğru ve yanlışa odaklanmamak (siyah ve beyaz kadar grinin tonları olduğunu da gösterebilmek) çocukların doğuştan getirdikleri öğrenme hevesinin devam etmesine yardımcı olabilir.

 

Kaynak: How Children Succeed: Grit, Curiosity and the Hidden Power of Character,

Paul Tough, 2012

Sosyal Duygusal Beceriler ve Öğrenme Güçlükleri Arasındaki İlişki

Öğrenme denildiğinde akla ilk gelen akademik başarı ve bilişsel beceriler (okuma-yazma, matematik) olsa da aslında sağlıklı sosyal ilişkiler kurabilmek için de öğrenmeye ihtiyaç vardır. Okuma-yazmayı öğrenmek için nasıl ses-sembol eşleşmesini çözmek gerekiyorsa, diğerleriyle sağlıklı iletişim kurabilmek için sosyal ipuçlarını doğru değerlendirmek, duyguları anlamak, güçlü duyguları kontrol edebilmek, problem çözebilmek vb bir çok beceriyi kullanmak gereklidir.

Öğrenme güçlüklerinin tanımı ve tanısı hakkında farklı görüşler olsa da fikir birliğine ulaşılmış olan nokta öğrenme güçlüğü yaşayan bireylerin  bir çoğunun sosyal ilişkilerde zorlandıklarıdır. Özellikle bu çocukların akranları tarafından kabul edilmekte, sosyal ipuçlarını anlamakta sorun yaşadıkları bilinmektedir.

Öğrenme güçlüklerinin, genel olarak akademik başarı üzerindeki etkisine odaklanılması ve sağaltım programlarının daha çok bilişsel becerileri geliştirmeye yönelik olması; öğrenme ile sosyal-duygusal beceriler arasındaki ilişkinin tam ve doğru olarak anlaşılamadığını göstermektedir.

Sınıfın sosyal bir ortam, öğrenmenin ise bir paylaşım ve aktarım olduğu gerçeğinden yola çıkarsak öğrenme güçlüğü olsun olmasın her çocuğun sahip olduğu potansiyeli ortaya çıkarabilmesi için sosyal-duygusal beceriler belirleyici bir rol oynamaktadır.

Peki Sosyal ve Duygusal Beceriler derken ne anlatılmak isteniyor?

“Sosyal Beceri” kelime anlamı olarak bireyin sosyal durumlar karşısındaki davranış ve tepkilerinin tümü olarak düşünülebilir. Bireyin kullandığı ya da kullanamadığı sosyal becerileri onun sosyal ilişkilerdeki yeterliliğini belirler.

“Duygusal Beceri“ denildiğinde ilk akla gelen duygular olsa da tanım, bununla sınırlı değildir. Bireyin kendi duygularını tanıması, yönetebilmesi, diğerlerinin duygularının farkında olması, kendi davranışlarını kontrol edebilecek motivasyona ve enerjiye sahip olması, duruma ve ortama uygun olan sosyal becerileri kullanılabilmesi bireyin duygusal zekası ile ilişkilidir.

Öğrenme güçlükleri yaşayan her bireyin sosyal-duygusal becerilerde zorlandığı genellemesini yapmak çok doğru olmasa da  bu bireylerin akranları tarafından daha zor kabullenildikleri, alaya ve zorbalığa daha sık maruz kaldıkları, öğretmenleri ve akranları tarafından daha sık eleştirildikleri ve yetersiz olarak değerlendirildikleri, akran baskısına daha kolay boyun eğdikleri, bir gruba dahil olmakta daha çok zorlandıkları düşünülürse sosyal – duygusal gelişimlerinin bu durumlardan ne şekilde etkilendiği tahmin edilebilir.

Son on yıl içinde giderek önem kazanan, araştırmacıların ve eğitimcilerin dikkatini çeken Sosyal – Duygusal Öğrenme kavramı, öğrenme güçlüğü yaşayan bireyin ihtiyaçlarının çok daha etkili bir şekilde karşılanmasına olanak sağlayabilmektedir. Sosyal-Duygusal Öğrenme ve öğrenme güçlükleri arasındaki ortak bağlantı noktaları dikkat çekicidir:

1– Kendi ve başkalarının duygularını tanımak

2– Güçlü duyguları ile baş edebilmek

3– Uygun şekilde dinlemek ve konuşmak

4– Diğerlerinin bakış açısını anlayabilmek

5– Kendine ve başkalarına saygı göstermek, farklılıkları kabullenmek

6– Problemleri tanımlamak

7– Gerçekçi hedefler belirlemek,

8– Karar vermek ve sorumluluk almak

9– Diğerleri ile geçinebilmek olumlu ilişkiler kurmak

10– Akran baskısıyla baş edebilmek

11– Çatışma ile baş edebilmek (arabuluculuk, işbirliği yapabilmek)

12– Yardımlaşmak (yardım istemek, yardım etmek)

13– Grup içinde verimli olarak çalışabilmek

14– Ahlaki ve sosyal olarak sorumluluk alabilmek

Sosyal Duygusal Öğrenmenin desteklediği tüm bu beceri alanları işlevsel ve sağlıklı bir birey olmak için gereklidir. Ama aynı zamanda öğrenme güçlüğü yaşayan bireylerin öncelikle akademik başarıyı yakalamaları için ihtiyaç duydukları becerilerdir.

Öğrenmenin gerçekleşebilmesi için öğrenme ortamının kabul edici ve iletişime açık bir yer olması gerekir. Sosyal –  Duygusal Öğrenmenin temel hedefi çocukların duygusal olarak rahat ve güvende hissettikleri, bunun yanında sosyal olarak iletişim kurabildikleri sınıf ve okul ortamının yaratılmasıdır.

Öğrenme Güçlüğü Olan Bireylerin Sosyal Duygusal Becerilerini Desteklemek

Öğrenme güçlüklerinin en temel özelliği bireyin bir beceriyi öğrenmesi ve geliştirmesi gerektiğinde, hedeflenen davranışın/bilginin önce öğretilmesi sonra tekrar edilmesi, uygulanması, pekiştirilmesi, geri bildirim verilmesi  şeklindeki basamaklara ihtiyaç duyulmasıdır. Sosyal – Duygusal Öğrenmenin tam olarak da yapmak istediği ve bunun için kullandığı öğretme yöntemi bu ihtiyaca denk düşer.

Öğrenme güçlüğü yaşayan bir çocuğun sosyal – duygusal gelişimini desteklemek için;

1– Çocuğun güçlü özelliklerini fark etmek ve onun da bu özelliklerinin farkında olması için destek olmak: Örneğin okumada zorluk yaşayan bir çocuğun çizim alanındaki becerisini okul gazetesine ve ya sınıf panosuna resimler yapmasını sağlayarak onun arkadaşları arasındaki kabulünü arttırmak mümkün olabilir.

2– Sosyal becerileri de aynı akademik becerileri öğretir gibi küçük adımlara bölerek, farklı örnekler ile tekrar ederek ve geri bildirim vererek öğretmek. Öğretilen becerinin uygulanabileceği alanlar ve fırsatlar yaratarak çocuğun yeni beceriyi kendi başına deneyebilmesi için fırsatlar yaratmak ve uyguladığı anda bu beceri pekiştireçler ile desteklemek. Bazı önemli sosyal becerileri belirlemek gerekirse;

  • Sözel olmayan ipuçlarını fark edebilmek/anlayabilmek (jest ve mimikler, beden dili)
  • Duyguları anlayabilmek (kendisinin ve diğerlerinin)
  • Komik olmak ile komik davranmak arasındaki farkı anlamak (uygun zamanda yapılan bir espri yapabilmek ile sınıfın soytarısı gibi davranmak arasındaki farkı göstermek, uygun şaka/espri tarzlarını anlatmak)
  • Olumlu-olumsuz geri bildirim alabilmek (olumlu geri bildirim karşısında sınırı aşmamak, olumsuz eleştiri karşısında savunmaya geçmemek gibi)

3– Öğrenme ortamında rekabeti en aza indirmek ve daha çok işbirliğini öne çıkarmak. Öğrencilerin bir arada çalışabilecekleri, birbirlerinden öğrenebilecekleri fırsatlar yaratmak. Çocuklar kendi performanslarını diğerleri ile karşılaştırmak konusunda oldukça hızlıdırlar. Bunu değiştirecek bir öğrenme ortamı yaratmak sadece sosyal duygusal becerileri geliştirmek için değil temel olarak öğrenme becerilerini  desteklemek için önemlidir.

 

 

ÖZ DÜZENLEME

Artık biliyoruz ki zeka tek boyutlu bir kavram değil. Howard Gardner’ın psikoloji ve eğitim dünyasına kazandırdığı Çoklu Zeka Teorisinin ardından zeka ve başarı ile ilgili tanımlar, beklentiler değişti. Daniel Goleman ise Duygusal Zeka kavramını sunduğundan beri IQ ve EQ arasında gidip geliyoruz. Ama aslında bilinen şu ki seçim yapmak zorunda değiliz hatta bu kavramlar birlikte işlevsel olduğunda bireyin hayat kalitesi yükseliyor.

Duygusal zeka kuramı 4 temel kavram üzerine odaklanır. Birincisi “Öz Farkındalık” yani bireyin duygularının farkın-da olabilmesi. Çünkü duygularımızın farkında olabilirsek nasıl davranacağımıza karar vermek daha da kolaylaşır. İkinci kavram “Öz Düzenleme”; duyguları, düşünceleri ve davranışları organize etmeye yarar ki bu bültenin devamı bu konu üzerinedir. Üçüncü kavram “Sosyal Farkındalık” bireyin kendine odaklanması kadar çevresinin de farkında olmasının önemini vurgular. Son olarak “İlişki Yönetimi” kavramı ise kendisinin ve çevresinin farkında olan bireyin sosyal ilişkiler kurması ve devam ettirmesi için gerekli becerileri kapsar

Öz Düzenleme aslında bireyin çevreden gelen uyaranlara en uygun şekilde uyum sağlamasını/tepki vermesini sağlayan bir-çok beceriden oluşan karmaşık bir süreçtir. Öz düzenleme en genel tanımıyla duygularımızı, düşüncelerimizi ve davranışları-mızı kontrol edebilmek ile ilgilidir.

Öz Düzenleme bireyin düşünerek, bilinçli ve farkında olarak davranabilmesi için gerekli olan becerileri kapsar. Bilişsel ve duygusal düzenleme becerileri birbirlerinden bağımsız alanlar değildir. Tam tersine düşünceler duyguları, duygular da düşünceleri etkiler. Bu nedenle kaygı ya da hayal kırıklığı duygusu ile baş etmekte zorlanan bir çocuk öğrenme için gerekli bilişsel faaliyetlere odaklanmakta zorlanır, düşüncelerini ve bilişsel becerilerini düzenlemekte sorun yaşar. Kaygı ile baş etmeyi ve düşünme becerilerini düzenleyebilmek, çocukların zorluklar karşısında yılmadan denemeye devam etmesini ve böylece yeni becerileri öğrenebilmesini mümkün kılar.

Bebek doğduğu andan itibaren aslında öz düzenleme becerilerin gelişebilmesi için gerekli kapasiteye sahiptir. Ancak bizim onlara sunduğumuz deneyimler ile bu kapasitenin ne kadarını kullanabilecekleri farklılık gösterir. İlk yıllarda bebeğin ebeveynleri ile kurduğu ilişki bebeğin odaklanmasına, çevreden gelen uyaranları anlamlandırmasına yardımcı olur.

Yaratıcılığı geliştiren oyunlar, okul deneyimleri sayesinde çocuklar dikkatlerini ve oto kontrol becerilerini geliştirerek problem çözmeyi, planlama yapmayı öğrenirler. Ergenlik yıllarına geldiklerinde ise genellikle zamanı kullanmayı, ödev ve okul ile ilgili sorumlulukları (projeler, sınavlar) tek başlarına takip edebilmeyi başarmaları beklenir. İşte tüm bunları başarabilmeleri öz düzenleme ile ilişkilidir.

 Öz Düzenleme Neden Önemlidir?

Hepimiz belli bir genetik mirasla, kişisel özellikler ve yatkınlıklar ile dünyaya geliyoruz. Ama biliyoruz ki davranışları-mız ve becerilerimiz deneyimlediklerimizle değişiyor ve gelişiyor. Aslında beynimiz deneyimlerimizi, deneyimlerimiz ise beynimizi şekillendiriyor. Beynin plastisite özelliği sayesinde öğrendiklerimizin, beynimizin yapısında kalıcı değişimler oluşturduğunu artık biliyoruz.

Öz düzenleme çocukların okul ortamına uyumunu iki yönde etkiler. İlk olarak “Sosyal-duygusal öz düzenleme”, çocukların birebir ya da grup içinde etkili iletişim kurarak sınıf ortamına uyum sağlamasına ve deneyimlerinden yeni beceriler öğrenmesine imkan sağlar. “Bilişsel öz düzenleme” ise çocukların öğrenme için gerekli olan bilişsel becerileri ve problem çözme yetilerini geliştirmelerine yarar.

Öz düzenleme becerisine sahip olan bireyler duygularının farkında olabilmenin yanı sıra dürtülerini daha iyi kont-rol edebilme becerisini de sahiptirler. Altmışlı yıllarda çocuklar ile yapılan bir deneyde 4- 5 yaş grubundaki çocuklara bir şekerleme sunulur ve şekerlemeyi veren yetişkin odadan bir süreliğine çıkacağını, o geri dönene kadar şekerleme-yi yememeyi başarırsa çocuğa bir şekerleme daha vereceğini açıklayıp, odayı terk eder. Deneyin bundan sonrasında çocukların davranışlarını izlemek oldukça eğlenceli ama aslında sonuçları da bir o kadar çarpıcı. Verilen ilk şekerle-meyi yeme dürtüsüne karşı koyabilen (anlık hazzı erteleyebilen) çocukların sonraki yıllarda okul başarısının daha yük-sek olduğu, sorumluluk sahibi bireyler oldukları belirlenmiş. Bunun yanı sıra bu çocukların sosyal iletişimlerinin daha güçlü olduğu da ortaya çıkmıştır.

Atalarımızın dediği gibi “Ağaç yaşken eğilir”. Yaşamın ilk yıllarından itibaren edindiğimiz deneyimler sonraki yıllarda-ki sosyal-duygusal ve bilişsel yapılanmamızı etkiler. Öz düzenlemenin gelişmesinde aslında ilk aylardan itibaren oynadığımız oyunların ve kurduğumuz iletişimin büyük rolü var. Yani hiçbirimiz bir anda, kendiliğinden, duygularının farkın-da olan, olaylar karşısında davranış ve düşüncelerini planlayabilen, dürtülerini kontrol edebilen, hedeflerine ulaşmak için planlama ve organizasyon becerilerinin kullanabilen bireylere dönüşmüyoruz. Bu becerilerin hepsini yıllar içinde farklı deneyimler ile yavaş yavaş şekillendiriyoruz. Peki ama nasıl?

6 – 18 ay dönemi:

Bu dönemde bebek dünyayı keşfetmek için hala anne– babaya bağımlıdır. İçeriden gelen (açlık vb) ve dışarıdan gelen (gürültü, soğuk vb) uyaranların yarattığı etkileri düzenlemek için anne babaya muhtaçtır. Bu bağ sayesinde bebek dış dünyayı algılar ve öğrenir. Asıl olan iletişim ve etkileşimdir. Bu nedenle sadece eğitici materyallere yönelmektense anne-baba ile oynanan Ceeee oyunu, bir oyuncağı örtünün altına saklamak, basit şarkılar ve taklit içeren oyunlar aslında bilişsel ve duygusal gelişimi destekler.

18 – 36 ay dönemi:

Hızla gelişen dil, motor ve bilişsel becerileri sayesine çocuk çevresini daha çok keşfetmeye başlar, bağımsız bir birey olma yolunda önemli aşamalar kaydetse de anne–baba hala referans noktasıdır. Artık artan fiziksel beceriler nede-niyle daha aktif/hareketli oyunlara geçiş yapar. Yaş dönemine uygun resimli hikaye kitaplarını takip etmek, gün içinde yaşanılan olaylar ile ilgili sohbet etmek (şimdi birlikte markete gidelim, işte aradığımız kırmızı domatesler vb), duyguları isimlendirmek (özellikle mutlu, üzgün, kızgın, korku gibi temel duyguları çizgi filmde, günlük akış içinde ebeveyn tarafından isimlendirilmesi), renk-şekil özelliğine göre sıralama, gruplamalar yapmak, basit yapbozlar bu dönem için verimlidir. Burada önemli olan çocuğun ilgisidir. Tüm bu etkinliklerin birincil amacı öğretmek değil çocuk ile iletişimde olmaktır.

Bebeklikten Ergenliğe Öz Düzenleme

3 – 5 yaş dönemi

Okul öncesi dönem ile birlikte sosyal ilişkiler, kurallar öncelik kazanır. Dikkat süresi artan çocuk için öğrenmek kendi başına motive edici bir süreçtir. Bu dönemde deve-cüce gibi harekete dayalı oyunların yanı sıra hafıza kartları gibi sessiz oyunlarda ilgi çekicidir. Diğer yandan birlikte yemek pişirmek gibi günlük hayata dair etkinlikler hem eğlenceli hem de öğretici deneyimler sağlar. Gelişen yaratıcılıkları sayesinde hayale dayalı oyunlar bu yaş çocukları için ilgi çekicidir. Bu sayede pek çok duyguyu ve olayı canlandırma fırsatı yakalarlar.

5 -7 yaş dönemi

İlk okul yıllarında artık sosyal hayata uyum sağlanmış, okul olgunluğuna ulaşmış olan çocuk için kutu oyunlar daha da önem kazanır. Özellikle kuralları takip edebilmesi, strateji geliştirmesi gereken oyunlar öz düzenleme becerilerini geliştirmekte önemli rol oynar. Müzik ve hareket bu dönemde hala eğlenceli ve eğitici alternatif olmaya devam eder.

7 – 12 yaş dönemi

Bireysel sorumluluklarını (ödev, öz bakım vb) kendi başına alabilir duruma gelen çocuk için arkadaş ilişkileri gittikçe önem kazanmaktadır. Kutu oyunları, kart oyunları, Bil Bakalım Kim ya da Amiral Battı gibi mantık oyunlarının yanı sıra Su Doku gibi bulmacalar da bu yaş dönemindeki alternatifler olabilir. Lumosity (www.lumosity.com) gibi bilgisayar ortamında dikkat ve öğrenme becerilerini geliştiren web sitelerinden de yararlanmak önerilebilir. Bu dönemde de, müzik ile ilişki içinde olmak enstrüman çalmak ya da dans etmek öz düzenleme becerilerini desteklemeye yardımcı olacaktır.

Ergenlik dönemi

Genç bireyler yetişkinlik hayatına yönelmeye hevesli olsalar da acemilik dönemi henüz devam etmektedir. Bu dönemde zamanı planlayabilmeleri, yapmaları gereken işleri önem sırasına göre düzenleyebilmeleri, problem çözme becerilerini kullanabilmeleri beklenmekle birlikte bu beceriler bir anda ortaya çıkmaz. Bu nedenle plan yapmalarına yardımcı olmak, hedef belirlemeleri için yol göstermek (öncelikle ergen için keyifli olan durumlar ile ilgili hedefler belirlemesi) ve o hedefe ulaşmak için izleyeceği basamakları belirlemesine yardımcı olmak gerekebilir. Bunların yanı sıra sosyal olayları tartışmak, müzik, dans ve spor faaliyetlerine dahil olmak ergen için zenginleştirici deneyimler sunar.

Yaz günlerinde yapılabilecek 5 etkinlik: Farkındalık ve eğlence bir arada…

Yaz tatili tüm hızıyla ilerliyor, malum sayılı gün çabuk geçer derler. Ben çocukken yaz günleri çok uzun gelirdi, böyle çabuk da geçmezdi zaman sanki. Yaş ile mi değişen koşullar ile mi ilgili bilmiyorum ama artık zaman sanki daha bir hızlı geçiyor. Çocukluktan hatırladığım bir diğer şey ise “can sıkıntısı”. Aslında bence kıymetli bir ruh hali; biraz sıkıntı yaratıcılık için gerekli. Ama yine de ebeveyn olarak “Anne sıkıldım” cümlesini bu günlerde daha sık duyma riskine karşı aşağıdaki önerileri görünce sevindim.  Kaynak  Left Brain Budha adlı bir blog. Bağlantı adresini aşağıda belirttim.  İncelenmeye ve takip etmeye değer bir blog bence. (Seçil’e ve Çiğdem’e teşekkürler)

Gelelim çocuklarımızla yapabileceğimiz hem sıkıntı dağıtacak hem de farkındalıklarını destekleyecek etkinliklere…

1- Dondurmalı Meydan  Okuma

Bu sıcak günlerde dondurma yerken olaya faklı bir boyut katabilirsiniz. “Dondurma bitene kadar sessiz kalmak”.  Bu sessizlik anında çocuklarınızdan dondurmanın farklı çeşitlerinin tatlarına, dondurma ağızlarında  erirken hissettiklerine vb. odaklanmalarını isteyin. Dondurma bittikten sonra konuşacak bir çok şeyiniz olacak.

2-  Gökyüzü Çalışması

Çocukken ne kadar çok yapardık; bulutları bir şeylere benzetmeyi. Malzemeler basit gökyüzünü rahatça izleyebileceğiz herhangi bir yer. En güzeli çimenlere uzanmak ama şehir hayatında yeşillik bulmak biraz zor olabilir. Bulutları izlerken fikirler üretmek, bulutların nasıl şekil değiştirdiklerini fark etmek. Bulutlar ile zihnimiz arasında benzerlik kurmak için ideal bir etkinlik. Bulutlar gibi zihnimizdeki düşüncelerde, duygularımızda sürekli değişir. Yandaki resimde siz ne görüyorsunuz? Benim kızımın yorumu:Tavuk

3- Mahallede Yürüyüş

Mahalle  kavramı modern şehir hayatı ile değişmiş olsa da site içinde bir yürüyüş de amacımıza uyar. Burada önemli olan yürürken daha önce fark etmediğimiz bakıp da görmediğimiz ayrıntıları yakalayabilmek .  Yan bahçedeki çiçeklerin rengi, karşı kapı komşusunun kapısında aslı duran kapı süsü. Bu yürüyüşe çevremizdeki  seslere odaklanmayı da dahil edebilirsiniz.  Çocuklarınıza yeni neler fark ettiklerini ve daha önce acaba bunları neden fark edemediklerini sorabilirsiniz. (Önce kendinize de sorabilirsiniz tabi)

4- Yavaş-Hızlı-Yavaş

Günlük hayat ne hızlı ne koşuşturmalı değil mi? Bir daha ki sefere parka gittiğinizde çocuklarınızla yavaş-hızlı-yavaş oyununu deneyin. Çocuklarınız her ne yapıyorlarsa yaptıkları şeyi önce daha yavaş sonra daha hızlı sonra tekrar yavaş yapmalarını isteyin.  Sonrasında bunun üzerine konuşabilirsiniz. Yavaş yapmak nasıl bir duyguydu?, hızlı mı yavaş mı olmak hoşlarına gitti?

5- Bedava Limonata

Limonata satmak ya da niyet hazırlamak çocukların sevdiği etkinliklerdir. Sorumluluk duyguları gelişir, kendilerini önemli ve işe yarar hissederler, kazandıkları paralar onları çok mutlu eder. Peki bir de olaya diğer taraftan yaklaşsak sıcak yaz günlerinde komşulara bedava limonata dağıtarak karşılık beklemeden, iyilik yapmanın güzelliğini keşfetmelerine fırsat versek. Başkalarını önemsemenin, diğerlerini iyi hissettirecek bir şeyler yapmanın hazını hissetmelerini sağlasak güzel olmaz mıydı?

Kaynak: http://leftbrainbuddha.com/10-mindful-summer-activities-to-do-with-your-kids/

Daha Sade Bir Hayat için…

Sade bir hayat yaşamak artık bir lüks belki de. Şehir hayatı hızlı, stresli, yorucu. Bazen durup bir nefes almak gerekiyor. Çocuklar da bu hızlı hayattan nasiplerini alıyorlar. Artık çocukların da kaygıları var, onlar da gerginler. Çoğu zaman çok eşyaları olduğu için yeni gelen bir hediyenin anlamı onlar için o kadar da büyük değil. Çizgi filmlere ve her türlü çocuk filmine artık her an ulaşılabiliyorlar. Neredeyse her evde en azından bir bilgisayar ya da tablet var. Çocuklar bahçeye çıkmak yerine hayatlarını televizyon ve bilgisayar önünde geçirmeyi tercih ediyorlar.

Ama aslında onların gelişimlerini desteklemek, daha özgüvenli bireyler haline getirmek ve en önemlisi hayattan keyif almalarını sağlamak için aslında yapabileceğimiz şey çok basit; “hayatı sadeleştirmek.” Bu durumun ironik yanı, aslında zaten hayatımızı bir şekilde bu karmaşıklığa da bizim getirmemiz. O yüzden de çocukların hayatlarındaki sadeleştirmenin ilk adımını da ebeveynler, birey ve ebeveyn olarak kendi hayatlarında atmalılar.

Ebeveyn olarak şu cümleleri duyduğunuz oluyor mu? “Ne çok uyarıyorsun anne!”, “Tamam anne demin söyledin ya”, “Biliyorum…biliyorum”. Ya şu cümleleri söylediğiniz: “Hadi….”, “Geç kalıyoruz..”, “Biraz hızlı..”, “Çabuk!!!”. Sadeleşmenin il adımını dilimizde atabiliriz. Daha az uyarı vermek, daha az “hadilemek”, daha az hatırlatmak, çocuklarımıza daha az tekrarlayan yönergeler vermek kulağa basit, belki imkansız – çünkü yoksa nasıl yetiştiririz her şeyi?- geliyor olabilir. Çünkü sadeleşmek için uğraşmak aslında doğamıza aykırı. Sade, basit, az olanın “doğal” ve “gerçek” olduğunu düşündüğümüzde dilimizi sadeleştirmek için verilen uğraş inanın kısa sürede geri dönüşlerini verecektir. Ama ilk yapmaya başladığınızda çocuklarınız dahil etrafınızdaki kişilerin kafalarının karışması ve şaşırmalarını da beklemek gerek.

Ebeveynin sadeleşmekteki ikinci adımı ise mükemmeliyetçilikten uzaklaşmak olabilir. Çünkü “tam” ve “eksiksiz” sürdürülmeye çalışan bir hayatı sadeleştirmek daha zordur. Aklınızdaki planları, “olmazsa olmaz” ları, “an”lara sıkıştırdığınız telefon görüşmelerini sadeleştirmek sizi tüy gibi yapmasa da şu anki halinizden daha sade ve daha rahat kılacaktır.

Sadeleşmek neleri beraberinde getiriyor?

*Evdeki huzur ve keyif artıyor; çünkü koşturma, yetiştirme, telaş, çırpınma, kısıtlı zamanın getirdiği yorgunluk hissi azalıyor.

*Stres ve kaygı azalıyor; çünkü sadeleşen hayat sayesinde aile bireylerinin “engellenme” , “kısıtlanma”, “tükenme” durumları azalıyor.

*Dikkat ve konsantrasyon artıyor, çünkü az malzeme, az uyaran, az eşya, az oyuncak, az televizyon izleme süresi, az dijital hayat zihnimizi özgür bırakıyor. Özgür kalan zihin ise çok daha iyi ve uzun sürelerde odaklanabiliyor.

*Aile bireyleri arasındaki iletişim artıyor, çünkü sade bir hayatta “an”lar daha fazla. Daha çok durulan, ama aynı zamanda da daha çok konuşulan, paralel değil karşılıklı iletişimin arttığı bir ev ve aile hayatı ancak daha “sade” bir düzen ile gerçekleşiyor.

*Sağlık olumlu etkileniyor, çünkü stresin ve kaygının azaldığı, sükunet, sakinlik, iletişim, huzurun arttığı bir hayatta fiziksel sağlık ve beden de ellerinden geleni yapıyorlar, “iyileşiyorlar”.

Sadeleşmenin Adımları

1) Evler adeta oyuncak ve eşyalar ile dolup taşıyor. Ev ortamında az eşya demek; çocuk için daha fazla alan olması yani özgürlük ve doğal olarak daha az duyusal yük demek. Özgür olan çocuk kendi dünyasını daha rahat keşfedebilir. Bunun yanında, çok oyuncakla oluşan fazla uyaran çocukların dikkatini ve konsantrasyonunu olumsuz olarak etkiliyor. Çocuklar bu kadar çok oyuncak içinde seçim yapmakta da zorlanıyorlar. Kırık, bozuk, oynanmayan, çok gürültülü, çok fonksiyonlu, çabuk kırılabilecek ve rahatsız eden oyuncakları ayırın. Kırık oyuncakları attıktan sonra kalan oyuncaklar ile bir oyuncak kütüphanesi yapabilirsiniz. Böylece her an her oyuncak etrafta olmaz ve uzun zamandır görmediği eski oyuncaklar bile çocuğu heyecanlandırabilir. Bazen bir kutu aslında bir oyuncaktan daha büyüleyici olabiliyor çocuklar için. Kutu kimi zaman çocuk için uzaya gidebildiği bir roket ya da hazineyi de keşfedebilmesi için bineceği bir gemi olabilir. Bu sayede oyunun sınırları çocuğun hayal gücüne bağlı oluyor, oyuncağın sunduğuna değil.

2)Artık her an bilgiye ulaşmak çok kolay. Bunun çocuklar üzerinde olumsuz etkisi; zaman zaman başa çıkamayacakları bilgilere (onların endişelerini tetikleyebilecek) de ister istemez maruz kalabilmeleri. Haberleri seyretmek biz yetişkinler için bile zorken, onlar için yoğun bir stres faktörü. O nedenle eve giren bilgiyi sınırlandırmak giderek daha büyük önem kazanı- yor. Dışarıdan gelen bilginin yanında (internet, televizyon gibi), aile içi konuşmalara da dikkat etmek gerekiyor. Dış dünya ile ilgili endişelerimiz çocukları da endişelendiriyor. Çocuklar ebeveynlerinin duyguları ile besleniyorlar. O nedenle ebeveynlerin de çocuklarının yanında konuştuklarına dikkat etmesi gerekiyor. Bilgiyi, dili, kaygıyı da sadeleştirmek şart.

3)Çocuklar okul ve okul dışında farklı etkinliklere katılıyorlar. Spor, müzik, bale dersleri derken çocukların hayatlarında boş vakitleri olmuyor. Hep bir yerden bir yere taşınıyorlar. Evde geçirebilecekleri zamanları kısıtlı olduğundan evi özlüyorlar. Ebeveynler ise adeta birer şoför gibi çocukları oradan oraya taşıyorlar. Haliyle sohbet edebilecekleri, oyun oynayabilecekleri, bazen sadece durabilecek zamanları çok kısıtlı. Tabii ki çocukların farklı uğraşlarının olması, sevdikleri hobileri yapmaları önemli ama unutulmaması gereken şey çocukları birer projeye dönüştürmeyip gerçekten sevdikleri uğraşları seçmelerini ve hayatlarında boş vakitleri olmasını sağlamak gerekiyor. Aşırı yoğun günler ,çocukları da ebeveynlerini de yorar ve onlar üzerinde baskı yaratır.

4)Eşyayı, bilgiyi ve etkinlikleri sadeleştirmenin ardından ise kendi ailenize özel, nasıl bir sadeleşme yapabileceğinizi düşünebilirsiniz. İşte sadeleşme yolunda atılabilecek diğer adımlar:

-Giysileri sadeleştirmek,

-Okula giden çocuklar için kırtasiye malzemelerini sadeleştirmek,

-Dijital oyuncakları ve onlarla geçirilen zamanı sadeleştirmek,

-Günlük ritmi sadeleştirmek.

*Bu yazıda yer alan tema, bilgi ve örneklerin bazıları  Kim John Payne ve Lisa M. Ross tarafından yazılmış olan “Daha Sade Bir Hayat” kitabından alınmıştır.