Monthly Archives: Mayıs 2015

Okul Sisteminde Sosyal Duygusal Öğrenmeye Yer Açmak

Sosyal Duygusal Öğrenme (SDÖ) denilince akla ilk gelen bu süreçte öğrencilerin edindikleri temel beceriler (empati, öfke yönetimi, problem çözme) olsa gerek; çünkü bu amaca yönelik yapılan çalışmaların çoğu öğrencilerin sosyal olarak uygun davranışlarını artırıp, önce okulda, daha sonrasında günlük hayatlarında sosyal açıdan uygun davranışlar sergilemelerini sağlamak…

Hep deriz ya eğitim bir sistem işidir diye işte” öğrenci” bu sistemin bir parçası… Bu yazıda ise sistemin diğer önemli parçaları olan “öğretmenler” ve” idareciler” üzerinden Sosyal Duygusal Öğrenmenin okul sistemine nasıl entegre edilebileceği ve yaygınlaştırılabileceği hakkında konuşmak istedik…

Elias bu konu hakkında pek çok araştırma yapmış olan bir akademisyen ve eğitimci; Elias ve arkadaşları tarafından yapılan bir araştırmaya göre okulların SDÖ becerilerini yaygınlaştırabilmek için programlı bir yaklaşıma ihtiyaçları var. Bu ancak; SDÖ becerilerinin tüm okula yayılması ve okul içindeki her bireyin katkısı- yöneticiler, öğretmenler, eğitimciler, hizmetliler vb.- ile mümkün (Elias, Arnold, & Hussey, 2003).

SDÖ sınıfta

Bu süreçte en çok göz önünde olan ve sürece doğrudan etkisi olan kişiler öğretmenler. Araştırmalar, öğretmenlerin mesleki becerilerinin ve sınıf yönetiminde kullandıkları tekniklerin öğrenme sürecini ve başarı ile doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyor (Darling-Hammond, 1996; Fitzgerald & Bass, 1997). Öğretmenin kendisi ve öğrenciler için yarattığı sınıf atmosferinin olumlu, destekleyici ve anlayan bir ortam olması; bu davranış şeklinin sınıf içinde düzen haline getirilmesi, SDÖ becerilerinin etkin bir şekilde kullanılması için oldukça önemli (Evertson, Emmer, & Worsham, 2003; National Research Council, 2000; Wang,Haertel, & Walberg, 1994).

Sınıf içinde sosyal-duygusal becerileri geliştirmek için yapılabilecek bazı öneriler şunlar:

–  Öğrencilere model olmak (edinmelerini beklediğimiz SDÖ becerilerini mutlaka kullanmak)

–  Derse başlamadan/ders sonunda sınıf tartışmaları yapmak, günlük olaylar üzerinden öğrencilerle konuşmak bu yolla problem çözme ve birey olma becerilerini geliştirmek

–  En önemlisi uyguladığınız tekniklerin etkili olacağına inanmak; çünkü sizlerin inancı öğrencileriniz tarafından hissedilir… Unutmayın bu becerilerin kazanılması uzun vadede gerçekleşir. Öğretmenlerin hali hazırda sahip olduğu iki beceri “sabır ve inanç” SDÖ becerilerini öğretirken de çok yardımcı olacaktır.

SDÖ okul idaresinde

Başlığın kendisi bile çok olumlu bir his verdi bize 🙂  Klişeleşmiş “sert bakışlı, yanına yaklaşılmayan” okul idarecisi figüründen “ öğrenciyi dinleyen, problem çözmede yardımcı olan, empati kuran” bir idareci imajı daha tercih edilir sanırım.

Bu okul idaresinin de model olması anlamına geliyor ki SDÖ’nün okul sistemine yerleşmesi için onların desteği şart. Bu hem öğretmenlerin hem de öğrencinin motivasyonunu olumlu yönde etkilemenin yanı sıra SDÖ uygulamalarının okul kültürüne yerleşebilmesi ve devamlılığının sağlanabilmesi açısından da çok önemli. Buna bir örnek vermek gerekirse yurtdışında pek çok okulda SDÖ becerilerini geliştirmek ve yeni uygulamaları takip etmek için SDÖ birimleri bulunuyor.

Buradan yola çıkarak okul yöneticilerinin yeni uygulamaları takip etmesi, okul sistemine uygun SDÖ yaklaşımları oluşturmaları şu günlerde ihtiyacı çokça hissedilen “olumlu ve şiddet içermeyen okul atmosferi” ni sağlamak yolunda etkili bir adım olacaktır.

Bu sistemi kendi okulunda yaygınlaştırmış olan bir okul idarecisinin yazmış olduğu bir makaleyi canlı bir örnek teşkil etmesi adına paylaşmak isteriz. (bkz.Kaynaklar, 1. referans)

Kaynaklar:

1.Norris, J.A., 2003. Looking At Classroom Management Through SEL Lens. Theory Into Practice, Volume 42, Number 4, Autumn 2003.

2.Elias, M.J., Zins, J.E., Weissberg, R.P., Frey, K.S.,Greenberg, M.T., Haynes, N.M., Kessler, R.,Schwab-Stone, M.E., & Shiver, T.P. (1997). Promotingsocial and emotional learning: Guidelines for educators. Alexandria, VA: Association for Supervision and Curriculum Development

3.Darling-Hammond, L. (1996) The quiet revolution:Rethinking teacher development.Educational Leadership, 53, 4-10.

Sizin En Sevdiğiniz Film Hangisi?

Hepimizin hayatında unutamadığı en az bir film ve film kahramanı vardır. En az bir diyoruz ama eminiz ki saymaya kalksak liste uzayıp gider. Bizi etkileyen, belki biraz abartacak olursak bizi biz yapan değerleri keşfetmemize fırsat veren filmleri, çocuklarımızın sosyal duygusal gelişimlerini destekleyecek bir yöntem olarak kullanmak fikri bu nedenle bize çok güzel geliyor.
Filmler çoğu zaman hayatın bir yansıması gibidir.Aktarılan olaylar, canlandırılan karakterler bize hayatı daha net bir şekilde gösterir bazen. Yapılan seçimler, o seçimlerin sonuçları, davranışların ve düşüncelerin arkasında yatan motifler kendi hayatımızı daha iyi anlamamıza, eleştirmemize yardımcı olabilir. Kendi içinde yaşadığımız toplumu keşfetmenin ötesinde dünya yüzündeki bir çok farklı kültürü tanımamıza fırsat verir aslında. Yeter ki bir filmi sadece izlemek ile yetinmeyip üzerinde düşünelim biz de yarattığı duyguları keşfetmeye odaklanalım ve çocuklarımıza da bu alışkanlığı aktaralım.
Sınıfta bir film izlemek, filmdeki karakterlerin özellikleri, yaptıkları seçimler hakkında konuşmak, fikir üretmek, senaryoyu yeniden canlandırmak nasıl bir deneyim olurdu? Bu soruya bir yerlerde “harika oluyor, biz bunu zaten yapıyoruz” diye verilen cevaplar olduğunu biliyoruz, umut ediyoruz. Ama daha çok olsa ne iyi olurdu diye de düşünmeden edemiyoruz. Kendilerini ve çevrelerini tanıyan, tanımaya çalışan, sorgulayan, hayata hazır bireyler yetiştirmek umuduyla…
Kaynak: www.edutopia.org

Yeni Çağ Ebeveynlerinin Karanlık Tarafı: Meşgul, hızlı ve akıllı (!)

Kaynak: Penguen Dergisi

Kaynak: Penguen Dergisi

Önce bazı tanıdık manzaralar:

Saat 21:26. Bir Pazar akşamı. Yeni bir haftanın öncesinde dinlenmenin yetmediği bir zamanda zihninizi plan yaparken buluyorsunuz.

Pazartesi sabahı 07:30’daki servise çocuğunuzu bindirmek üzere 06:30’da başlıyorsunuz hazırlıklara.

Akşamüzeri eve geldiğinizde tüm günün yorgunluğunu hissederken ödev, akşam yemeği, banyo derken sesler yükseliyor, “hadi hadi” ler artıyor..

Ebeveyn ilk karanlık tarafını açığa vuruyor: hızlı!!

Artık hayatımızdaki her şey çok hızlı. Adeta günler birbirinin ucuna eklenerek geçiyor. “Ne zaman Mayıs ayı geldi??” diyoruz. Sanki laleleri kaçırıp erguvanlara anca yetişiyoruz, can erikler ise ucuzlamaya başladı bile..

Bu hızın içinde empatiye ayıracak zamanınız var mı?

Kendinize, eşinize, çocuğunuza empati duyabilecek bir an var mı?

Çocuğumuz için “Bunda ağlanacak ne var?” dediğiniz anda aslında gerçekten “ağladığını” satır arasında okuyacak dakikamız kaldı mı? Eşler biriktirmeseler, anların arasına sıkışmasalar, DURUP da dinleseler…

En son ne zaman DURDUNUZ?

İşte ikinci tarafımız; meşgulüz..

Hep meşgulüz, hızlı ve meşgulüz. İkisi, sanki birbirini besliyormuş gibi..

Bu kadar meşgulken, ilişkilerimiz de sıkışık anlarda sürüp gidiyor. O yüzden hepimizin öfke patlamaları arttı, o yüzden duygusal olarak daha yıpranmış hissediyoruz…

Aslında hepimiz daha akıllıyız artık (!).

Galiba çocuklarımızın sosyal ve duygusal gelişimleri bizim meşgul, hızlı ve akıllı hayatlarımızda kendilerine yer bulmak için başka formlara bürünüyor.

Birlikte DURALIM mı bu hafta?

Her gün sadece 10 dakika duralım mı?