Monthly Archives: Nisan 2015

Nepal’de Yaşananları Hissedebilmek

Bizler şu an için güvenli evlerimizde sevdiklerimizle birlikte Nepal’de yaşananları üzüntüyle ve endişeyle takip ediyoruz. Kalbimiz sıkışıyor, acılarımızı, kayıplarımızı hatırlıyoruz, korkularımız depreşiyor. Bu aslında empati değil daha çok sempati gibi aslında çünkü benzer acıyı yaşamıştık, farklı zamanlarda, farklı şehirlerde. Ama yine de gözden uzak olunca ister istemez gönülden de uzaklaşıyor mu duygular? Hayat devam ederken oradaki paniği, üzüntüyü, çaresizliği hissetmemek mümkün mü? Benzer anları yaşamamış olsaydık yine de bu afet etkilemez miydi bizi?
Bizce etkilerdi çünkü bu aynı tecrübeleri yaşamış olmak ile ilgi değil sadece. Bu insan olabilmek ile, kendimizi başkasının yerini koyabilmek ile, empati ile ilgili. Çok yazılıp çiziliyor ya empati hakkında (aslında keşke daha da çok yazılsa, anlatılsa ve anlaşılsa istiyoruz) ama empatinin ne olduğunu en iyi anlayabileceğimiz anlar böylesine güçlü duyguların yaşandığı anlar galiba.
Tüm yiten o hayatları, umutları düşünmek, onlar hakkında konuşmak, görüntülerini izlemek o kadar zor ve ağır ki…kelimelerin yetmediği anlardan işte.

23 Nisan Neşe Doluyor İnsan

IMG_1414   IMG_1392   IMG_1377   IMG_1391

Biz eskiden 23 Nisan’da okulumuzda şarkılar söyler eğlenirdik, farklı ülkelerden gelen çocukları evimizde ağırlamanın heyecanını yaşardık, dünyanın farklı ülkelerinden çocukların gösterilerini seyrederdik… Çok önemliydi hiçbir sene kaçırmazdık.  Hangi ülke çocukları ne giyiyorlar, nasıl şarkılar dinliyorlar, kendi ülkelerine kültürlerine özgü dansları nasıl, hangi dilde konuşuyorlar merak ederdik? Farklılıklar hakkında bilgilenmek hoşumuza giderdi. Evde farklı dansları dener, farklı dilleri konuşmayı dener eğlenirdik…

Sonra gurur duyardık Atatürk böyle bir bayramı tüm Dünyadaki çocuklara hediye etti diye…

Şimdi yetişkin bakış açısıyla görüyoruz ki 23 Nisan çocukların sosyal duygusal gelişimleri desteklemek için çok güzel bir fırsat.  Çocuklar ile beraber farklılıklar üzerine konuşmanın  tam zamanı.  Farklılıkların aslında kötü olmadığının ve farklılıklarımız sayesinde özel olduğumuzu vurgulamanın tam zamanı.  Aynı fikir de olmasak da birbirimize saygı ve hoşgörü ile nasıl yaklaşabileceğimizi göstermenin tam zamanı.  Farklı fikirlerin bir arada çok güzel bir bütünü oluşturabileceğini göstermenin tam zamanı.

Farklılıklarımız ile beraber yine de  bir bütün olarak yaşasak hoş olmaz mıydı?

Olumlu Sınıf İklimi için Oksijen Maskeleri Önce Öğretmenlere

İlkbahar ile beraber doğaya bir canlılık geliyor ancak yine de baharın bir geçiş dönemi olduğunu unutmamak gerek.  Bu geçiş dönemi , insanlar için fakında olmadan yorucu bir süreç haline gelebiliyor.  Özellikle güneşli günlerde, dışarıda olamamak, rutin ve kimi zaman sıkıcı işleri yapıyor olmak bireyi çalışma motivasyonu açısından zorluyor.  Bunun yanında, doğadaki fiziksel değişimler, insan vücudu üzerinde de etkili. Bu nedenle bahar aylarında hem evimizi, hem bedenimizi hem de ruhumuzu bir arınma sürecine  sokmak önemli.

Okul ve sınıf ortamına baktığımızda da işler bezer yönde ilerliyor.  Öğrencilerin ve öğretmenlerin birçoğu sene sonuna yaklaşırken kendilerini yorgun ve motivasyonu düşük hissediyorlar.  Bu süreci değiştirmek için sosyal duygusal becerilere daha da çok tutunmak gerekiyor.   Hoşgörüye, sosyal ve duygusal desteğe ihtiyaç duyulan bir süreç…  Öğrencilerin bireysel olarak ve sınıf olarak geçiş dönemine hazır olabilmesi için oksijen maskeleri önce öğretmenlere çünkü öğretmenin kendini iyi hissedişi tüm sınıfı olumlu bir biçimde etkilemekte ve desteklemekte…

Öğretmenlerin stresten arınmak için kullanabilecekleri 7 arınma/detoks yöntemi;

  1. Çevirim dışı olun ve teknolojiden uzak kalın

Boş anımız hiç yok, her an telefon, tablet ya da bilgisayar, televizyon başındayız.  Trafikte bile arabaların içinde hep telefonların ışıkları yanıp sönüyor… Boş kalamıyoruz, her an ulaşılabilir durumdayız. Bu nedenle de beynimiz hiç dinlenmiyor.  Arınma döneminde tavsiye edilen belirli sürelerde çevirim dışı ve teknolojisiz kalabilmek.  Başta bu süreç sizi zorlayabilir ama küçükken yaşadığınız gibi sıkılmanın lüksünü yaşatın kendinize.  Kahvenizi alarak pencerenize konan kuşu, gökyüzündeki bulutların şeklini fark edin, sokaktan gelen sesleri dinleyin, ailenizdeki bireylerin keyfini sürün, daha çok karşılıklı sohbet edin, oyunlar oynayın.

  1. Vücudunuzu fiziksel olarak dinlendirin

Bu süreçte, vücudunuzun ihtiyacı olan kaliteli uykuyu  alması için özen gösterin.  Gerekirse akşamüstleri biraz uzanın, uyumuyorsanız bile rahatlamak ve sakinleşmek için kendinize vakit ayırın. Bir yere yetişmek zorunda olmadan, aceleniz olmadan kendinizi dinleyebileceğiniz bir süre yaratın kendinize.

  1. Ruhunuzu besleyin

Uzun zamandır okumak istediğiniz ama okumak için vakit ayıramadığınız kitapları, size ilham veren yazarları okuyun.  Bu okuduklarınız işiniz hakkında olmasın, sadece size keyif vermesi için bir şeyler okuyun bu sefer.  Sizi rahatlatacak, mutlu edecek herhangi bir şey olabilir; roman, şiir, hikaye ya da bir dergi yazısı hiç fark etmez sadece size keyif versin yeter…

  1. Dikkatli ve sağlıklı beslenin

Özellikle çalışırken sabah kahvaltısı ve öğle yemeğinin geçiştirilmesine ve kimi zaman atlanmasına sık sık rastlıyoruz.  Arınma süresince mutlaka sağlıklı ve besleyici yiyeceklerin tüketilmesi önemlidir.  Aynı zamanda,  öğünler hızlıca geçiştirilmemelidir de.  Sağlıklı yemekler ve kendimize öğünler için uygun zamanı tanımak hem fiziksel olarak bedenimizi hem de ruhumuzu beslemek için önemlidir.  Bu sayede hem fiziksel hem de duygusal olarak kendimizi daha güçlü hissedebiliriz.

  1. Bol bol su tüketin

Birçok gün, gün içinde suyu çok az tüketiyoruz.  Ama vücuttaki su eksikliği, baş ağrılarına, gerçek dışı bir şekilde aç hissetmemize neden oluyor.  Vücudumuz susuzluk ile baş etmeye çalışırken hem yorgun hem de  tükenmiş hissetmemiz çok normal.  Bu yüzden alınması gereken su miktarını aldığınızdan emin olun gerekirse ne kadar su içtiğinizi hesaplayın.

  1. Hareket edin

Ders anlatırken ayakta olmak, sınıflar arası mekik dokumak vücudunuza yeterli hareketi sağlamıyor.  Bilakis sürekli sınıflara yetişmek için koşuşturmak başlı başına bir stres faktörü.  Bu nedenle mutlaka bu süreçte stres olmadan fiziksel etkinliklere yer verin.  Koşabilir, yürüyüş yapabilir ya da sizin hoşunuza giden bir spor dalını seçebilirsiniz.  Hazır havalar düzeliyorken oksijeni de bol bol alabileceğiniz, doğanın içinde olabileceğiniz sporları seçmeniz de ek fayda sağlayacaktır.

  1. Meditasyon tekniklerini uygulayın

Önce kendimizi dinlemeyi  öğrenmemiz gerekiyor.  Araştırmalar  gösteriyor ki öğretmenler bir günde ortalama 1400 karar veriyor. Bu gerçekten yorucu bir süreç. Bu süreçte acaba kendi iç sesinize odaklanabiliyor musunuz?  Arınma sürecinizde, kendinize sessiz bir yer bulun. Önceliklik olarak, gözlerinizi kapatın ve nefes alış verişinizi takip edin.  Aklınıza gelen fikirler, problemler ve düşüncelere biraz dur deyin ve sakinlik okyanusunda biraz yüzün.  Meditasyona ilgi duyuyorsanız bu alanda destek veren kurumlara başvurmanızda fayda var. özellikle son zamanlarda “farkındalık (mindfulness)” eğitimleri üzerine çalışmalara sık sık rastlıyoruz.  Bu çalışmalar, hem sizin rahatlamanızı sağlayacak  hem de bu teknikleri zaman zaman sınıfınızda da uygulayarak öğrencilerinizi destekleyerek sınıf iklimi üzerinde etkili değişimlere imza atmış olacaksınız .

Kendinizi bir bütün olarak yenilediğiniz ve ilk desteği kendinize verdiğiniz bir bahar diliyoruz.

Kaynak: http://busyteacher.org/11957-too-tired-to-teach-7-tips-detox-destress-regain.html

Duygular Her Yerde: Sosyal Duygusal Öğrenme ve Akademik Gelişim

“Derste ama sanki aklı başka yerde gibi…”, “Aslında çok akıllı bir çocuk, ama derse motivasyonunu bir türlü sağlayamıyor…” Eminim ki bu yazıyı okuyan pek çok kimseye (özellikle ebeveynlere&eğitimcilere) bu sözler çok tanıdık gelecektir. Eğitim camiasında herkesin sıkça karşılaştığı, bazen dikkat problemi bazen hareketlilik bazen motivasyon eksikliği dediğimiz şeyin sosyal-duygusal gelişimle de ilgili olabileceğini söylesek?

Ne kadar zeki olursa olsun, sosyal hayatında yaşadığı problemleri uygun şekilde ifade edemeyen, paylaşamayan ve kafasında büyüten bir çocuk, bir işe konsantre olmakta zorlanır. Dürtülerinin farkında olmayan ve onları nasıl kontrol edeceğinizi bilmeyen bir öğrenci derste konuşur, ani hareketler yapar, arkadaşlarıyla yanlış anlaşılmalar yaşar ve bu olayların sonunda oluşan olumsuz duygular akademik hayatını da etkiler… Çözülecek problemler sadece matematik dersinde değildir; okulda, günlük hayatında karşılaştığı problemlerle nasıl baş edebileceğini/çözebileceğini bilmeyen öğrenci esneklik, neden-sonuç ilişkisi kurma, soyut düşünebilme vb konularda zorlanıyor demektir… Ve aslında tüm bu beceriler etkili öğrenme sürecinin de bir parçasıdır; çünkü insan nasıl duyguları ve zihni ile bir bütünse; öğrenme de sosyal-duygusal ve bilişsel bir süreçtir…

Araştırmalar gösteriyor ki…

Öğrencilerin içinde bulundukları duygusal durum ve sosyal ortamın niteliği öğrenme süreçlerine etki ediyor. Yapılan bir çalışmada SDÖ ’nün akademik tutumları (motivasyon ve çalışmaya bağlılık), davranışları (devam, çalışma alışkanlıkları, işbirlikçi öğrenme), ve performansı (notlar, test sonuçları ve konuya hakimiyet) etkilediği bulunmuştur (Zins ve ark., 2004).

61 eğitimsel araştırmanın, 91 meta-analizin ve 179 kitap bölümünün değerlendirildiği bir çalışmada (Wang, Haertel, ve Wallberg, 1997) sosyal ve duygusal etkenlerin öğrencilerin öğrenmesindeki en önemli faktörlerden olduğu ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın sonucunda öğrenme üzerinde etkili olan psikolojik etmenlere doğrudan yapılan bir müdahalenin, bir öğrencinin ne kadar ve nasıl öğrendiğini değiştirmenin etkili bir yolu olduğu vurgulanmıştır.

Sosyal-Duygusal Beceriler Öğrenmeyi ve Akademik Becerileri Nasıl Etkiliyor?

– Öğrenmeye engel olabilecek davranışları azaltır. Akademik başarı okul atmosferi ile doğrudan bağlantılıdır; çünkü öğrenciyi derse ve akademik başarıya motive eden faktörlerin başında okul ortamı gelir. Şiddet içermeyen, öğrencilerin oto-kontrollerini sağlayabildikleri ve okul ortamında bireylerin birbirini anlayabildikleri bir ortamda iletişim yolları daha sağlıklı ve açıktır. Sağlıklı iletişim kanalları bilginin transferini ve uygulamasını kolaylaştırır.

– Öğrenci-Öğretmen-Eğitimci ilişkisini güçlendirir. Öğrencilerin öğretmenlerini ne kadar samimi, destekçi/olumlu, saygılı ve sosyal etkileşimin teşvikçisi olarak algıladıkları akademik performanslarının, motivasyonlarının ve okula bağlılıklarının belirleyicisidir (Blum, McNeely, & Rinehard, 2000; Ryan & Patrick, 2001; Osterman, 2000).

– Yürütücü işlevleri destekler. Bu işlevler arasında, dürtü kontrolü, dikkati bir noktadan diğerine yönlendirebilme, plan yapabilme, işe/çalışmaya başlayabilme ve aktif belleği kullanabilmek gibi alt beceriler yer almaktadır. Yürütücü işlevler, davranışlarının sonuçlarını tahmin edebilme, dürtüleri kontrol edebilme, hayal kırıklığı/engellenmişlik duygusu ile baş edebilme, hedefe yönelik davranışı seçebilme, problem çözme gibi sosyal-duygusal öğrenme ile bağlantılı olan becerilerle paralellik göstermektedir. Yapılan birçok araştırma, çocuklardaki sosyal-duygusal öğrenme alanları ile yürütücü işlev alanlarının önemli düzeyde ilişkili olduğunu göstermiştir. Yürütücü işlevlerini kullanabilen öğrencinin ödevlerini organize edebilmesi, yönergeleri takip edebilmesi, monoton işlerde dikkatini sürdürebilmesi daha kolaydır.

– Yaşayarak öğrenmeyi destekler. Günümüz okul sistemi ezberci anlayıştan uzak olarak yaşayarak öğrenmeyi desteklemektedir. Bunun içine çocuğun problemlerini uygulamalı olarak çözebilmesi, sınıf içi drama etkinlikleri, canlandırmalar, sunumlar vb. etkinlikler girmektedir. Sosyal ortamlarda kendisini daha rahat ifade edebilene, empati kurabilen ve problem çözme adımlarını kullanabilene çocuklar bu sürece daha aktif olarak katılabilirler.

Konuların daha iyi anlaşılmasını destekler. Sosyal ve duygusal öğrenmeyi akademik öğrenimle birleştirmek hem sosyal-duygusal hem de akademik başarıyı geliştirmenin etkili bir yoludur. Başkasının bakış açısından görebilme gibi SDÖ becerileri, Tarih derslerinde işlenen olayları, Türkçe derslerindeki hikayeleri, Sosyal Bilgiler derslerindeki farklı kültürlerden gelen insanların yaşantılarını anlamak için kullandıklarında daha fazla gelişirler (Elias, 2004).

 

Kaynaklar

– www.casel.org

-Frey, K. S., Nolen, S.B., Edstrom L. V., anda Hirschstein, M. K. (2005). “Effects of a School Based Social-Emotional Competence Program: Linking Children’s Goals, Attributions, and Behavior.” Journal of Applied Development Psychology, 26(2), 171-200.

Biraz sabır biraz hoşgörü,bütün ihtiyacımız bu…

“Biz toplum olarak sabırsızız.” cümlesini herhalde hepimiz defalarca duymuşuzdur. Sıkışan trafikte sonucu belli olduğu halde korna çalmak, asansörü beklerken düğmeye ard arda basınca asansör daha çabuk gelecekmiş hissiyle hareket etmek, genel olarak kurallara uymak yerine kestirme yolları seçmek, ani parlamalar sonucu ortaya çıkan şiddetli tartışmalar gibi pek çok örnek gelecektir aklımıza. Ve bu noktada Avrupa toplumları ile kendimizi kıyasladığımızda “Yahu bu yabancılar nasıl bu kadar sakinler ve sabırlılar?” demekten kendimizi alamayız. Burada işin içine toplumların sosyolojik, siyasi ve ekonomik yapısı girmekle beraber bireylerin ve devletlerin sosyal-duygusal gelişimlerine yaptıkları yatırımları göz ardı edemeyiz.

Dolayısıyla burada akla şu soru geliyor: Sabırsız olmak genetik ya da toplumsal bir durum mu yoksa beynimiz daha sabırlı, daha hoşgörülü ve daha sakin olma yolunda eğitilebilir mi?

Son yıllarda yapılan araştırmalar beyin nöro-plastisitesinden ısrarla bahsetmekte. Nöro-plastisite beynin edindiği yeni deneyimlere uyum sağlamak için değişmesi demektir. Klasik bilgilerden bilindiği üzere beyin hücreleri çoğalamaz. Ancak plastisite özelliği ile değişim gösterebilir. Dolayısıyla genetik özelliklerimizi tabii ki göz ardı edemeyiz lakin edinilen yeni bilgi/beceri/deneyimlerle düşünme şeklimizi ve davranışlarımızı değiştirebiliriz. Yani daha sabırlı, hoşgörülü ve kontrollü olabilmek mümkünJ

Aslında günlük hayatta kullandığımız “sabırsızlık” kelimesi son dönemlerde çoğunlukla çocuklar üzerinden kullanılan “dürtüsellik” kelimesi örtüşür. Dürtüsel olmak da “tepkilerimizi ve davranışlarımızı kontrol süreçlerinden geçirmeden ve sonucunu düşünmeden eyleme geçirme halidir”. Dürtülerini kontrol edemeyen çocuklar da aynı yetişkinler gibi sabırsız davranırlar, sıralarını beklemekte zorlanırlar, yaptıkları davranışların sonucunu hesaba katmadan hareket ederler. Bu durum sosyalleşme ve akranlarına uyum sağlama yolunda önlerine engeller koyar ve dürtü kontrol edilemedikçe, sonuçları olumsuz oldukça öfke ve agresyon çıkar.

Bugünün çocuklarının yarının yetişkinleri olacağını düşünürsek, duyguları tanıma, yoğun duyguları kontrol edebilme, sakin kalabilme ve kural/sınırlara uygun davranabilme yönünde verilecek eğitimin erken yaşlardan itibaren başlamasının önemi daha çok ortaya çıkar. Bu bahsettiğimiz önleyici bir yaklaşımdır ve geleceğe yatırımdır. Yetişkinler için ise tabiî ki hiçbir zaman geç değil; zira unutmamalı ki çocuklar en çok modelleyerek öğrenirler. Bu noktada çocukların çevresindeki yetişkinlerin davranışları ve kendi yoğun/güçlü duygularını kontrol altında tutabilmeleri önemlidir.

İşte tam da burada hem yetişkinler hem de çocuklar için Sosyal Duygusal Öğrenme’nin temel 5 basamağının önemini bir daha vurgulamak faydalı olabilir. Bunlar:

  • Bireyin kendisi hakkındaki farkındalığı, duyguları tanımak ve bu duyguların etkilerini bilmesi, bireyin kendi güçlü yanlarını ve zayıf noktalarını tanıması, kişinin kendi benlik değeri ve becerileri hakkında kendinden memnun olması anlamına geliyor.
  • Kendini yönetmek ise; kişinin güçlü duygularını kontrol edebilmesini, kişisel çaba ve performansı için sorumluluk alabilmesini, değişime uyum gösterebilmesini ve yeni olanı tanımak için esnek olabilmesini içeriyor.
  • Karar verebilmek; başarı güdüsü, bir grubun amaçlarına uyum gösterme, gerektiğinde insiyatif alma ve iyimserliği kapsıyor.
  • Sosyal farkındalık en temelinde empatiyi, ardından ise “diğerlerinin” ihtiyaçlarını anlayabilmeyi, diğer kişilerin de gelişimine katkıda bulunabilmeyi, farklılıklarla bir arada yaşayabilmeyi, ilişkiler içindeki güç dengelerini görebilmeyi içeriyor.
  • Sosyal beceriler ise etkin ve etkili olmayı, iletişim kurabilmeyi, liderlik yapabilmeyi, değişimi eski düzene uyarlayabilmeyi, çatışma çözebilmeyi, aynı amaç için bir grup ile birlikte çalışabilme olarak karşımıza çıkıyor.

 Sonuç olarak sabırlı ve hoşgörülü bireyler olabilmek için beynimizi eğitebiliriz ve davranış biçimlerimizi değiştirebiliriz. Unutmayalım ki toplumsal değişimler için önce bireyler değişmelidir.

Beynin dolambaçlı yolları: Çok empati kurarsak mantığımız devre dışı mı kalır?

Case Western Reserve Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre beyin aynı anda hem empati kurup hem de analitik düşünemiyor; birinden biri için gerekli olan nöronları devreye soktuğunda diğerinin baskılanması gerekiyor. İlk cümleye bakınca çıkan anlam: Ya empati kurabilen bir insan olabilirsiniz ya da analitik düşünebilen çünkü beyninizin yapısı bu!!

Bireylerde sosyal-duygusal gelişimin önemini savunan bizler için, ne kadar “tezat” bir çalışma gibi görünse de bir an durup düşündüğünüzde ve araştırmanın devamını okuduğunuzda işin aslını anlıyorsunuz. Evet, insan beyni bu iki beceriyi kullanabilmek için farklı iki yol kullanıyor ve analitik bir karar vermeniz gerektiğinde izlediğiniz yolla ahlaki bir karar vermeniz gerektiğinde kullandığınız yollar ayrı; çünkü bu iki işlev beyinde bir inhibisyon (baskılama) yaratıyor. Fakat fark şu ki insan beyni “multi-tasking” yani “çoklu görev yapabilme” mekanizmasını geliştirmeye müsait, yani bu iyi haber.

Çoklu görev yapabilmek aslında şu: Bir problemle karşılaştığınızda sadece duygularınızı dürtülerinizi dinleyip bir çözüm üretmek yerine, bir an sakinleşip duygularınızı da dışarıda bırakmadan, adım adım bir yol izleyebilmek ve bu çözüm yolunu bulurken karşınızdakinin de bunun hakkında ne hissedeceğini düşünmek…Ya da sadece hazza odaklanmadan sonuçları da düşünebilmek..

Eminim ki aranızda bunları yapabilen pek çok kişi olduğu gibi yapamayanlar da bir o kadar fazladır. Analitik yanınız ile insan yanınız arasında bir şalter yok, yani ikisini de kullanabilmek mümkün…Fakat deneye katılan bazı yetişkinlerde görüldüğü üzere bazılarımız beynimizdeki bir yolu daha fazla kullanmayı tercih edebiliyoruz böylesi durumlarda da diğer yol daha az işlevsel görünüyor.

Neden iki alanı da kullanmak bu kadar önemli bir yetişkin, bir çocuk örneği verelim: İşinin oldukça ehli, her şeyi mantık süzgecinden geçirerek yapan, analitik düşünebildiği için somut dengeleri çok iyi koruyabilen yönetici muhakkak ki işinde başarılı olacaktır. Ama işin içine iş ahlakını, etik davranmayı, çalışanlarının duygusal ihtiyaçlarını da göz önünde bulundurmayı da katarsa çalışanları daha verimli ve istekli çalışacaktır ki, bu da performansı artıracaktır.

Çocuklar içinde şöyle; derslerinde müthiş başarılı ama olumsuz duyguları ile baş edemeyen, kendisinin ve karşısındakinin duygularını fark edemeyen, problem çözme becerisi sadece sonuç odaklı olan çocuk başarılı ama büyük ihtimalle çok kabul görmeyen bir çocuk olacaktır..

Ve bugünün yetişkinlerinin dünün çocukları olduğunu düşünürsek, hep savunduğumuz şey sanırım bu noktada devreye giriyor; çocuklara matematik, fen vb. gibi akademik hayatta gerekli dersler kadar empatiyi temel alan “sosyal duygusal öğrenme” oldukça gerekli. Özellikle eğitim camiasının buna kulak veriyor olması gerekiyor çünkü duygudan yoksun, iletişimi sadece internetten ibaret sanan, “başarmak için her yol makbuldür” ve “şimdi ve burada aldığım haz önemlidir” düsturu ile yaşama bakmayan nesiller için bilişsel gelişimin yanında sosyal-duygusal gelişime de vurgu yapılmalı ve bu beceriler çocuklara sistemli bir şekilde verilmelidir.

 

Merak eden ve makaleyi incelemek isteyenler için link aşağıdadır:

http://www.sciencedaily.com/releases/2012/10/121030161416.htm#.UJBBRkE-T5E.twitter

 

 

Sınıfta (aslında hayatta) Mizaha Yer Açmak

Biliyoruz 1 Nisan geçti ama aslında mizaha hayatın her anında olduğu gibi sınıf ortamında da yer açabilmek için güzel bir fırsat(tı). Sadece bir gün için değil günlük rutinin bir parçası olarak gülmek, güldürmek, eğlenmek ne kadar doğal, ama bazen bir o kadar da uzak hayatlarımızdan.

Keyif almadan, eğlenmeden hayata tutunmak ne kadar zor ve aslında öğrenmek de çok zor. Okul ve sınıf tabi ki bir eğlenme merkezi, bir oyun parkı değil. Ama yapılan araştırmalar gösteriyor ki olumlu öğrenme ortamı ve eğlenerek öğrenme ile bilginin kalıcı olarak öğrenilmesi , günlük hayatta transfer edilmesi ve sınav başarısı arasında doğru orantı var. Bu kimse için sürpriz olmadı sanırız. Hepimizin hayatında favori öğretmenler olmuştur. Bu kişileri düşündüğünüzde bir yerlerde mutlaka mizah ile temas halinde olduklarını göreceksiniz. Öğretmenin işi öğrencileri eğlendirmek, güldürmek değil tabi ki ama mizahın insan ruhu üzerindeki iyileştirici ve güçlendirici etkisini bilirken bunu değerlendirmemek yazık olur gerçekten.

Sınıfta mizaha yer açacak 7 öneri…*

Mizaha yer açmak niyetindeyseniz bunu birçok farklı yolla yapabilirsiniz. Aşağıda bir kaç pratik öneriye yer verdik. Her şeyden önemlisi “alay” ve “iğneleme” okul ortamında kabul edilemez ve mizahın en önemli kuralı “kimsenin zarar görmemesidir”.

1- Öğrencilerden komik buldukları kitapları sınıf arkadaşlarına aktarabilecekleri paylaşım zamanları düzenleyin.

2- Konuşma balonları olmayan karikatürler için konuşmalar yazmalarını isteyerek yaratıcı ve mizahi düşünmeyi destekleyin.

3- Şaka günü düzenleyin. Güne başlarken, son derste ya da geçiş zamanlarında öğrencilerden sevdikleri şakaları, fıkraları arkadaşlarıyla paylaşmalarına fırsat verin. Esprilere önceden göz atmakta yarar olabilir 🙂

4- Kendinize gülün; hata yaptığınızda bunu öğrencilerinizle paylaşın ve birlikte gülün. Birine gülmek ile birlikte gülmek arasındaki farkı konuşun.

5- Karikatür ve çizgi dizlerden oluşan bir dosya oluşturun, bir kaç günde bir öğrencilerinizin seçimine göre sınıftaki panonuzda paylaşın.

6- Komik şapka, yanlış eşlenmiş çorap gibi komik giyinme şenlikleri düzenleyin.

7- Sınavlara, ödevlere esprili sorular ya da yönergeler ekleyin.

Mizah kalbimiz ile beynimiz arasındaki bağlantıyı güçlendirir. Bu bağın hep güçlü olması ve hiç kopmaması dileğiyle…

 

Bu yazı Prof. Maurice Ellias tarafından yazılan “Using Humor in Classrom” başlıklı yazından esinlenerek oluşturulmuştur.

*Kaynak: http://www.edutopia.org/blog/using-humor-in-the-classroom-maurice-elias