Duygular Karıştığında….

“Hiç sorumluluk almıyor, her şeyi unutuyor, yüz defa hatırlatıyoruz, ödevlerini tamamlamak saatler sürüyor, biz sormasak/hatırlatmasak hayatta düşünüp yapmaz, sorumlulukları umrunda bile değil endişelenmiyor bile” cümleleri tanıdık geliyor mu?

Çocuklara ve ailelerine danışmanlık verirken en sık karşılaştığımız konulardan birisi anne babaların çocukların yerine düşünmesi, onlar adına karar vermesi hatta çoğu zaman onların yerine hissetmesidir.  Bu durum en çok çocuğun bir sorumluluk alması (ödev yapmak, oyuncaklarını toplamak vb.) ve uygun bir sosyal davranışı gerçekleştirmesi gerektiğinde karşımıza çıkar. Anne baba, çocuğun yerine yapılması gerekeni kafasından planlar, yapılacak şey için en uygun zamanı belirler ve çocuğa bunu bildirir. Eğer çocuk ebeveynle birlikte hareket ederse ne ala, sorun çıkma ihtimali düşüktür;  fakat çocuk ebeveynden geleni olduğu gibi almadığında krizler yaşanmaya başlar.

Peki, çocuklar söz konusu sorumluluk almak olduğunda ya da uygun bir sosyal davranış göstermek gerektiğinde neden yetişkinlerin beklediği kadar telaşlanmaz, endişelenmez ve rahat olurlar? Aslında belki pek çoğunuz soruyu okurken cevabı buldunuz. Biz yine de söyleyelim: Çünkü yetişkinler çocukların yerine endişelenip kaygılandığında çocuklar o duyguyu üstlerine almazlar zira onların yerine o duyguyu taşıyan birisi/birileri vardır.

Çocuklar aslında pek çok şeyi sizin inadınıza ya da sizi kızdırmak için yapmazlar. Olumsuz bir durum olduğunda örneğin markette çocuğunuz bir şey alınsın diye tutturup siz ona kızdığınızda, ödevini yapmayıp okula ödevsiz gittiğinde, o da üzülür, endişelenir ya da kızar. Fakat siz duruma ondan daha fazla kızdığınızda ya da endişelendiğinizde çocuğunuzun yerine o duyguyu aldığınız için sizin kadar duygusunu gösteremez.

Bu nokta, yazının başlığı gibi duyguların karıştığı noktadır. Duyguların karışması şu demektir: Bir olay esnasında ortaya çıkan duygu sizin duygunuz mu çocuğunuzun duygusu mu? Bir örnek cümle üzerinden bakarsak:

“Ben yardım etmezsem, hatırlatmazsam okula ödevsiz gider. Ödevsiz gittiğinde öğretmeni kızabilir ve o zaman çok üzülür, derslerinden geri kalır. Bu yüzden mutlaka hatırlatmam lazım. ”

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi eğer üzüntüyü, başarısızlık duygusunu ya da hayal kırıklığı duygusunu siz çocuğunuzdan fazla yaşarsanız bu sizin duygunuz olur. İnisiyatifi çocuğunuza bırakabilirseniz, bu duygularla o yüzleşir, yaşaması gerekeni yaşar ve davranışının sonucunda ortaya çıkan duyguya katlanmayı, sabretmeyi öğrenir. En başta belki biraz tökezler, hırpalanır ama bu tutum onu ileriye dönük olarak daha dayanıklı yapar.

Duyguların karışmaması ya da duyguları ayırt edebilmek birkaç öneri:

Tepki vermeden önce bir dakika durup düşünmek: Çocuğunuzla yoğun duygular yaşamanıza neden olacak bir olay yaşadığınızda derin bir nefes almak ve kendinize şu soruyu sormak “Hissettiğim bu yoğun duygu benim yoksa çocuğumun davranışı mı buna neden oldu?”

Çocuğunuza duygularını yaşaması için fırsat vermek: Ebeveynler bazen çocukları üzülmesin, kırılmasın diye bazen de kendi duyguları çocuklarınınkine baskın geldiğinde çocuklarına duygularını yaşayabilmeleri için alan açamazlar. Oysaki olumsuz duyguları yaşayabilmek çocuğu hayata karşı daha dirençli ve hazır hale getirir.

Ebeveyn olarak kendinizin olumsuz duygulara ne kadar izin verdiğinizi ve tahammül edebildiğinizi düşünün.

Duygularınızı çocuğunuza ifade etmekten kaçınmayın fakat bunu yaparken sakin kalmaya özen gösterin.

 

 

 

Dikkat Bu bir İtiraf Yazısı: Sosyal Duygusal Öğrenmenin Bir Yetişkine Kattıkları

2008 yılından bu yana İkinci Adım Programı sayesinde Sosyal Duygusal Öğrenmenin hayatımdaki yeri çok büyük… Gerek programın çeviri ve adaptasyonları gerek öğretmen eğitimleri ve destekleri gerek çocuklara ve ailelere yönelik eğitimler derken Sosyal duygusal Öğrenme 7 senedir her an aklımda.
İkinci Adım programı aslında öğretmenlerin sınıflarında uygulamak üzere hazırlanmış sistematik, sürekliliği olan, araştırmalara dayalı çok dinamik bir program. Bu program ile ilgili daha geniş bilgiye http://www.sdoakademi.com/ikinci-adim/sayfamızdan ulaşabilirsiniz.

Bugün İkinci Adım’ın bana bir yetişkin olarak kattıklarına yer vermek istedim.

Empati
Basitçe karşındaki insanın duyguları fark etmek ile ilgili bir beceri…
Hayatıma yansıması ise karşımdakinin duygusunu sadece anlamak değil aynı zamanda yargılamadan kabul etmeyi içeriyor. Çünkü duygular gerçek, aynı olay ile ilgili duygularımız farklı ve duygular değişebilir.
Empatinin bu yönünün hayatıma katkısı ise karşımdaki insanlarla ilişkimde doğal bir şekilde gelişen bir kabul. Ben kabul ettikçe onlar bana yakınlaştı. Belki de duygularını anladığım için beni güvenli bir sığınak olarak gördüler.
Empatiyi hayatıma kattıkça karşımdaki kişilerin duygularının yanında düşüncelerini de daha fazla kabul eder oldum. Bu yeni düşünceler sayesinde de vizyonum değişti, hayatıma farklı zenginlikler katıldı.

Duygu Yönetimi ve Dürtü Kontrolü
Sanırım toplumsal olarak en çok zorlandığımız becerilerden biri… Yoksa her gün bu kadar şiddet haberi okumazdık diye düşünüyorum.
Yoğun duygularım varken sakinleşmem gerektiğini hep biliyordum, ama 4 yaşında bir çocuk ile aynı yöntem ile sakinleşebildiğimizi görmek beni şaşırttı. İşin sırrı önce vücudu sakinleştirmekte çünkü duygularımızın vücudumuzdaki etkileri çok büyük. Burundan alınıp ağızdan verilen birkaç karın nefesi ile kendimi sakinleştirebildiğimi fark ettim. Çocuklara karın nefesini öğretmenin birçok farklı yolunu da bu sayede keşfettim. En sevdiklerimden birisi ise; annenin senin için en sevdiğin çorbayı pişirdiğini hayal et. Çorba mis gibi kokuyor ama çok sıcak o yüzden üfleyerek soğutman lazım… İşte bu kadar basit.
Sakinleştikten sonra duygumu da adlandırabildiğimde artık yoğun duygularım ile baş etmek çok kolay.

Bu sayede 7 senenin sonunda “aksi” ünvanımı geride bırakmak benim için gurur verici!

ProbLem Çözümü
Hayat her zaman planlı gitmiyor her gün baş etmemiz gereken büyük küçük birçok problem oluyor. Eskiden problemler karşısında ilk düşüncem “Neden Ben?” oluyordu. Sosyal Duygusal Öğrenme üzerine çalıştıkça fark ettim ki güç ve mutluluk hayatın mükemmel gitmesi değil, çıkan problemler ile baş edebilmek…
Çünkü hayat fırtınanın geçmesini beklemek değil yağmur altında dans etmeyi öğrenmektir… (Viviane Greene)

Sevgilerle,
Suzi Mizrahi

“Öğretmenlik tüm diğer meslekleri mümkün kılan meslektir”

Fark yaratmayan öğretmen var mıdır? Bizce yok ama yine  de bazı öğretmenler diğerlerinden daha fazla, daha farklı izler bırakır bizde. Her şeyden önce öğretmenlik tüm diğer meslekleri mümkün kılan meslektir.

Sadece bilgi aktarmak değildir öğretmenlik. Bir hayat tarzıdır, bir idealdir, bir var oluş halidir.  Yeni yetişen bir nesile şekil vermektir. Bireysel çabalardan, fedakarlıklardan, yaratıcılıktan beslenir, toplumdan, politikalardan, günlük yaşamdan etkilenir. Aktif bir süreçtir, durağan olamaz, ileriye dönüktür, geleceğe dairdir ama tabi ki geçmişteki deneyimlerden şekillenir.  İlişki odaklıdır çünkü ilişki ve iletişim olmadan öğrenme gerçekleşmez. Bilgi transfer edilebilir ama sadece bilgi ile eğitim olmaz, Aristotoles dediği gibi “Kalbi eğitmeden aklı eğitmek eğitim değildir.” Bu nedenledir ki herkes öğretmen olamaz.  Öğretmenliği seçmek, öğretmen olmak, öğretmenliğe devam etmek zorlu bir süreçtir. Ama yine de bu zorluğu göze alan çok kıymetli  eğitimciler tanıyoruz. Onları tanımaktan dolayı da gurur duyuyoruz. Tanıma şansına erişemediğimiz daha niceleri olduğunu bilmek de bize güç veriyor.

Bu yazıyı yazarken aklımdan geçen, özlemle, minnetle hatırladığım o kadar çok öğretmen var ki. Bazılarının isimlerini tam hatırlayamıyor olmaktan üzüntü duyuyorum. Ama anıları, yüzleri, bana öğrettikleri, hayatıma kattıkları o kadar canlı ki. O izlerin silinmesi mümkün değil. İlkokul öğretmenimi anneme benzetirdim, gerçekten benzer miydi bilmiyorum, muhtemelen hissettirdiği duygu benziyordu. Ortaokulda kalabalık bir okulda (şubeler R’ye kadardı sanırım) bir anda tek sınıf öğretmeninden her ders için farklı öğretmenin olduğu düzene geçtiğimde panik olduğumu hatırlıyorum. Bana güvende olduğumu hissettiren Müdür Yardımcımızdı. Liseyi özel bir okulda okudum. Yeni açılan bir okuldu, beni en çok etkileyen olaylardan biri okulun ikinci gününde kat müdür yardımcımızın tüm hepimizi ismi ile çağırması olmuştu. O okulda bir çok güzel anım ve hala hayatımda olan dostlarım oldu. Lise son sınıfa kadar matematik dersi ile yıldızı hiç barışmayan, hatta kendini matematiği beceremeyen biri olarak değerlendiren bir öğrenciydim. Son sene matematik dersimize giren Necdet Berk (rahmet ve saygıyla anıyorum) ben kendime inanmazken bana inanmış ve matematiği yapabileceğimi hissettirmişti. Onun sayesinde iyi bir üniversiteyi matematikten yaptığım netler sayesinde kazanmıştım. Üniversitede beni çok zorlayan öğretmenlerim de oldu, çok destekleyenler de ama her biri bugün beni ben yapan, mesleğim de bulunduğum yere gelmemi sağlayan katkıları ile hayatımın bir parçası oldular.

Bu gün öğretmenler günü bu vesile ile tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutluyoruz. Minnetle, şükranla kutluyoruz. Hepimizin, çocuklarımızın, gelecek nesillerin hayatında bu şekilde fark yaratacak öğretmenler olmasını diliyoruz.

Türkiye’de büyüyen çocukların SDÖ’sü neden yüksek? İşte cevabı!

Hepimiz (hadi diyelim bir çoğumuz) aşağıda yer alan cümle/leri az çok işitmiştir. Belki yeni nesil anne babalık SDÖ becerilerini daha farklı yorumlamakta ama biz bu geleneksel SDÖ destekleme çabalarını da minnetle anıyoruz.. 🙂

 

Sen de anne ol anlarsın!!

Bu cümle ile anne çocuğunun empati becerisini desteklemeyi amaçlamakta olup, gelin görün ki elimizde kalan “Anne olunca anladım gerçekten” itirafıdır…

 

Oğlum hoşgeldin desene teyzelere..

Salonda bekleyen 8 kişilik misafir grubunun tek tek elini öptüren, “Hoşgeldiniz Müberra Hanım teyze” dedirten annenin tek amacı çocuğunun sosyal becerilerini geliştirmektir aslında.

 

Sen bir daha bağır bakalım ne oluyor!

Anneler tabii ki çocuklarının neden-sonuç ilişkisi kurmalarını desteklemekle de yükümlüdür. Böylesi bir cümle de olsa olsa uzun dönemli sonuçları görme becerisini desteklemek adına yapılır..

 

Ben ölünce anlarsınız değerimi..

Bu cümle çocukların en temel SDÖ becerisini desteklemek üzere yapılan en büyük hamledir (!) Bu cümleyi duyan çocuğun, hayatın kısalığı, “an” da olmanın keyfini çıkarmaması imkansızdır..

 

Akşama baban gelsin, düşün ne diyeceğini!

Hiç bir şeyden haberi olmayan babanın, annenin dolaylı etkisi ile çocuğunun planlama becerisini desteklemesi öngörülmektedir.

 

Nereye koyduysan ordadır!

Nereye koyduğumuzu bilmediğimiz değil, uğraşmadığımız varsayıldığı için annelerin bu cümlesi çocukların hayatlarında kendi kendilerine yetme becerisini geliştirmek için vardır. (Ayrıca nereye koyduysak gerçekten de oradadır 🙂 )

 

Ödevin yok mu senin?

Alt mesajın “Kalk ödevini yap” olduğu bu cümlenin SDÖ niyeti, çocukların dürtü kontrolünü kolaylaştıran iç konuşma becerilerini desteklemektir; “Ödevim var mı acaba gerçekten?”

 

Hadi güzel güzel oynayın kardeşinle..

Kardeşle güzel güzel oynama denilen belirsiz teknik, özünde iyi niyetli bir şekilde, ilişkilerde çatışma çözmenin önemini vurgulayan bir durumdur. Ha, yapması zordur, o ayrı..

 

Yemezsen arkandan ağlar ama

SDÖ dediğin alan, yaratıcılık desteklenmeden olur mu? Arkandan ağlayan köfte olmaz ama ıspanak olur, peki o neden?

 

Tamam tamam gel sarıl bir annene

Neşenin, hüznün, korkunun, ilk aşk acısının, hasretin limanı olan anne.. Duyguları böyle de güzel ifade ettirir işte insana..

Yeni başlayanlar için SDÖ sözlüğü..

Sosyal duygusal gelişim yaklaşımını bir kez de böyle inceleyelim dedik.. Sizler de kelimelerin bu yeni yorumlarını belki sözlüklerinize eklersiniz.. 🙂

A Anlayış

Farklılığı, bizim gibi olmayanı, ya da tam da bizim gibi olanı içimize sindirebilmek için gerekli olan; anlayış..

B Bekleyebilmek

Sosyal duygusal gelişimi desteklemenin en önemli yollarından biri bekleyebilmek, beklerken kendimizi uygun yollarla oyalayabilmektir.

C Can sıkıntısı

Peki beklerken gelen can sıkıntısı? Araştırmalar gösteriyor ki, yaratıcılığın eşikte durduğu anların habercisidir can sıkıntısı.

D Duygusal dayanıklılık

Duygusal dayanıklılık günümüzdeki stresi yönetmek için gereklilik haline geldi.. Duygusal dayanıklı bireylerin özelliklerini anlatan yazımıza bloğumuzdan ulaşabilirsiniz.

E Empati

Söylenecek çok şey var ama özünde , “Empati değişimi başlatır”.

F Farkındalık

Sosyal duygusal öğrenmenin iki temeli “Bireysel farkındalık” ve “Sosyal farkındalık” tır. Bu ikisine özen gösterdiğimizde ilişkilerimizi daha iyi yönetebiliriz.

G Gülümsemek

Gülümsediğinizde yüzünüzde çalışan kasların çokluğundan bahseder araştırmalar. Biz de ekleyelim; gülümsediğinizde kalbinizdeki kaslar da güçlenir 🙂

H Herkes

Biliyor musunuz sosyal duygusal öğrenme yaklaşımı herkes içindir. Yaşa, ırka, cinsiyete bakmadan hepimizin ilişkilerini ve kendimizi geliştirmemize yardım eder.

İ İlgi

Bebekler bile çok erken dönemlerden bu yana ilgilerini belli ederler. İlgi ve şefkat özümüzde vardır, yeter ki yer açalım..

K Kitaplar

Yapılan bir araştırmaya göre, hepimizin empati becerimizi desteklemenin yolu kitap okumaktan geçiyor.. Kitaplar sosyal duygusal öğrenmeyi geliştirmenin en keyifli yoludur..

L Lüks (mü?)

Hayır değil. Sosyal duygusal öğrenmenin desteklenmesi lüks değil, her yaş için gerekliliktir. Çünkü SDÖ yaklaşımı barışı destekler.. Barış ise su gibi temel bir ihtiyaçtır.

M Mutluluk

Mutluluğu çocuklarımıza öğretmek için dikkatli bakmak, kalbimizle görmek gerekir. SDÖ yaklaşımına göre mutluluk bir şart değil, “an”da olmak, o anın tadına varabilmektir.

N Nefes

Hadi derin bir nefes alın.. Nefis bir domates çorbasını koklayın… Ardından soğutmak için üfleyin.. İşte size bir sakinleşme tekniği 🙂

O Olumlu

Olumlu sınıf ikilimi oluşturmada SDÖ’nün çok büyük yeri olduğunu biliyor muydunuz? Peki sınıfta SDÖ desteklendiğinde öğrencilerin notlarının da yükseldiğini?

Ö Özür dilemek

Çocuklarınızdan özür dilemeniz gerektiğinde diliyor musunuz? Özür dilemenin ardından durumu telafi etmek için çaba gösyeriyor musunuz? O zaman onlar için bu konuda harika bir modelsiniz!

P Psikolog

SDÖ sadece psikologlar tarafından uygulanan bir yaklaşım değildir. Anne babalar da bu sürecin önemli destekçisidirler. Nasıl mı? Bloğumuzda yer alan “Yeterince iyi anne baba olmak” yazımıza göz atabilirsiniz..

R Rica etmek

Rica etmek ve lütfen demek günlük hayatımızın işleyişini inceden kolaylaştıran yöntemlerden. Nazik olmak,  evinizde çocuklarınıza katacağınız en büyük değerlerden..

S Sosyal gelişim

Sosyal gelişim diğer gelişim alanları gibi doğumla başlar ve hayatımız son bulana kadar devam eder.. Ve biliyor musunuz, beynimizin plastisitesi beynimizdeki gri maddelerin de eş zamanlı bir değişime uğradığını gösterir.

Ş Şaka

Şaka ve mizah SDÖ’nün olmazsa olmazlarındandır.. Mizah var olduğunda hepimiz kendimizi daha iyi hisseder ve daha iyi öğreniriz..

T Takas

Biz SDÖ ekibinin, özellikle okul öncesi yaş grubundaki çocuklara “paylaş” demek yerine “dilerseniz takas yapabilirsiniz” dediğimizi biliyor muydunuz? Çünkü takas adil bir yöntemdir ve çocuklar ellerindekini kaybetmiş hissetmezler.

U Uzun

Evet SDÖ gelişimi uzun bir yoldur. Yürüdüğünüze değecek bir yol..

Ü Üzüntü

5 temel duygumuzdan biri olan üzüntüyü hissetmek, bastırmamak, geçiştirmemek sağlıklı bir ruh hali için çok önemlidir…

V Var olmak

Var olduğumuz her an nefes alırız, nefes bizi sakinleştirir, duygularımızı daha iyi yönetmemizi sağlar. Gün içinde çok hızlandığınızı fark ederseniz, nefes alın ve sadece “var olduğunuz” bir üç dakika yaratın kendinize..

Y Yardım etmek

Şefkat, merhamet, yardım etmek.. Sosyal duygusal gelişimi desteklediğinizde belki de insanlığa da en büyük faydayı sağlıyoruz..

Z Zihin

Zihnimiz, bedenimiz, ruhumuz hepsi bir arada bir bütündür. SDÖ yaklaşımında bireyi herşeyi ile kabul eder, farklılığını elemeden dahil ederiz.

 

 

 

 

 

Öğrenmeyi Desteklemenin En Keyifli Yolu: Mutluluk

Merak doğuştan gelir ve her çocuk öğrenmeye heveslidir.  Her yeni bilgi çocukları heyecanlandırır.  3 yaşlarındaki çocukların en sevdiği ve bıkıp usanmadan sonsuza kadar sorabilecekleri bir soru “Niye?” dir(bu zaman zaman anne babaların sıcak ter dökmesine neden olsa bile).   Peki ne oluyor da yaş ilerledikçe bu heves eskisi gibi yoğun olmayabiliyor.  Öğrenmeyi etkileyen birçok etken var elbette ama biz bugün bir tanesi üzerinde durmak istiyoruz.

Mutluluk

Araştırmalar gösteriyor ki mutluluk, başarı ve motivasyon ile ilişkili (Hinton, C. Harvard Üniversitesi).  Yani mutlu çocuk öğrenmeye daha hevesli…

Aklınıza hemen şu soru gelebilir; “O zaman, çocuğu sürekli sürprizlere boğmak mı gerekiyor öğrenebilmesi için?” Uzmanlar mutluluğu hayattan alınan keyif ve tatmin duygusu olarak tanımlıyorlar.  Mutlu olmak sürekli hediyelerin alınması ya da hiç problem yaşamamak anlamına gelmiyor.

Aslında karşılaşılan problemleri çözebilmek, gerekli sosyal desteği alabilmek ve kişiler arası iletişim olmasıdır mutluluk. Evde ve okulda sevildiğini bilmek, güvende hissetmektir.  Oyun oynamak, yaprakların arasında uzanmak, sıcak bir günde denize girmek, kış gününde dondurma yiyebilmektir.  Arkadaşına sarılmak, öğretmeninin şefkatle bakmasıdır belki de… Annenin mis kokulu yemeği, babanın yere serilip seninle oyun oynamasıdır.  Evde saklambaç oynayabilmek, parkta özgürce koşabilmek, gıdıklama oyununda en yüksek kahkahayı atmaktır. Yere düştüğünde babanın seni yerden kaldırıp ilgilenmesi, oyun oynarken annenin tatlı kahkahasıdır. Öğretmeninin yaptığın resmi duvara asması, arkadaşlarının seni oyuna çağırmasıdır. Aynı oyuncak için kavga ederken, birlikte oynamaya karar vermektir mutluluk.   En sevdiğin kitabı okumak, en sevdiğin müzikte dans edebilmektir…

Ev ortamında mutluluğu sağlamak

Anne-baba ve çocuk arasındaki ilişki mükemmel olamaz (Osho, 2012),iniş çıkışlar, anlaş(a)mamazlıklar mutlaka olacaktır.  -Meli ve -malı’lar ile ebeveynlik yapıldığında ise ilişki sekteye uğrar. Mükemmel olmayı denerken, ebeveyn doğallıktan uzaklaşır bu da hem ebeveynin hem de çocuğun mutsuz olmasına neden olur.  Önemli olan ilişkideki AN’ı yaşayabilip iletişimi sürdürebilmektir.

Çocuğu mutlu etmek için anne babaların yapması gereken en önemli şey; çocuğu koşulsuz bir şekilde sevdiklerini göstermektir.  Sevildiğini hisseden çocuk MUTLUDUR zaten.  Anne babanın mutlu hissetmesi de çocuk için bir mutluluk kaynağıdır. Mutlu ebeveynlerin çocukları da MUTLUDUR… çünkü anne ve babayı kopyalar. (Osho, 2012)

Okul ortamında mutluluğu sağlamak

Bir çocuğun okulda mutlu olabilmesi öğretmeni ve arkadaşlarıyla kurduğu etkileşimle ilgilidir.  Öğretmeni ve arkadaşları tarafından değer verildiğini bilen, okulda karşılaştığı problemler karşısında ihtiyacı olan desteği gören, söz hakkı olan ve sınıfında ve okul ortamında güvende hisseden çocuk mutludur.

Ve mutlu çocuk öğrenir!

Öğrenme Güçlüklerini Sosyal Duygusal Öğrenme Yöntemleri ile Desteklemek

Öğrenme denildiğinde akla ilk gelen akademik başarı ve bilişsel beceriler (okuma-yazma, matematik) olsa da aslında sağlıklı sosyal ilişkiler kurabilmek için de öğrenmeye ihtiyaç vardır. Okuma-yazmayı öğrenmek için nasıl ses-sembol eşleşmesini çözmek gerekiyorsa, diğerleriyle sağlıklı iletişim kurabilmek için sosyal ipuçlarını doğru değerlendirmek, duyguları anlamak, güçlü duyguları kontrol edebilmek, problem çözebilmek vb bir çok beceriyi kullanmak gereklidir.

Öğrenme güçlüklerinin tanımı ve tanısı hakkında farklı görüşler olsa da fikir birliğine ulaşılmış olan nokta öğrenme güçlüğü yaşayan bireylerin  bir çoğunun sosyal ilişkilerde zorlandıklarıdır. Özellikle bu çocukların akranları tarafından kabul edilmekte, sosyal ipuçlarını anlamakta sorun yaşadıkları bilinmektedir.

Öğrenme güçlüklerinin, genel olarak akademik başarı üzerindeki etkisine odaklanılması ve sağaltım programlarının daha çok bilişsel becerileri geliştirmeye yönelik olması; öğrenme ile sosyal-duygusal beceriler arasındaki ilişkinin tam ve doğru olarak anlaşılamadığını göstermektedir.

Sınıfın sosyal bir ortam, öğrenmenin ise bir paylaşım ve aktarım olduğu gerçeğinden yola çıkarsak öğrenme güçlüğü olsun olmasın her çocuğun sahip olduğu potansiyeli ortaya çıkarabilmesinde için sosyal-duygusal beceriler belirleyici bir rol oynamaktadır.

Peki Sosyal ve Duygusal Beceriler derken ne anlatılmak isteniyor?

“Sosyal Beceri” kelime anlamı olarak bireyin sosyal durumlar karşısındaki davranış ve tepkilerinin tümü olarak düşünülebilir. Bireyin kullandığı ya da kullanamadığı sosyal becerileri onun sosyal ilişkilerdeki yeterliliğini belirler.

“Duygusal Beceri“ denildiğinde ilk akla gelen duygular olsa da tanım, bununla sınırlı değildir. Bireyin kendi duygularını tanıması, yönetebilmesi, diğerlerinin duygularının farkında olması, kendi davranışlarını kontrol edebilecek motivasyona ve enerjiye sahip olması, duruma ve ortama uygun olan sosyal becerileri kullanılabilmesi bireyin duygusal zekası ile ilişkilidir.

Öğrenme güçlükleri yaşayan her bireyin sosyal-duygusal becerilerde zorlandığı genellemesini yapmak çok doğru olmasa da  bu bireylerin akranları tarafından daha zor kabullenildikleri, alaya ve zorbalığa daha sık maruz kaldıkları, öğretmenleri ve akranları tarafından daha sık eleştirildikleri ve yetersiz olarak değerlendirildikleri, akran baskısına daha kolay boyun eğdikleri, bir gruba dahil olmakta daha çok zorlandıkları düşünülürse sosyal – duygusal gelişimlerinin bu durumlardan ne şekilde etkilendiği tahmin edilebilir.

Son on yıl içinde giderek önem kazanan, araştırmacıların ve eğitimcilerin dikkatini çeken Sosyal – Duygusal Öğrenme kavramı, öğrenme güçlüğü yaşayan bireyin ihtiyaçlarının çok daha etkili bir şekilde karşılanmasına olanak sağlayabilmektedir. Sosyal-Duygusal Öğrenme ve öğrenme güçlükleri arasındaki ortak bağlantı noktaları dikkat çekicidir;

1– Kendi ve başkalarının duygularını tanımak

2– Güçlü duyguları ile baş edebilmek

3– Uygun şekilde dinlemek ve konuşmak

4– Diğerlerinin bakış açısını anlayabilmek

5– Kendine ve başkalarına saygı göstermek, farklılıkları kabullenmek

6– Problemleri tanımlamak

7– Gerçekçi hedefler belirlemek,

8– Karar vermek ve sorumluluk almak

9– Diğerleri ile geçinebilmek olumlu ilişkiler kurmak

10– Akran baskısıyla baş edebilmek

11– Çatışma ile baş edebilmek (arabuluculuk, işbirliği yapabilmek)

12– Yardımlaşmak (yardım istemek, yardım etmek)

13– Grup içinde verimli olarak çalışabilmek

14– Ahlaki ve sosyal olarak sorumluluk alabilmek

Sosyal Duygusal Öğrenmenin desteklediği tüm bu beceri alanları işlevsel ve sağlıklı bir birey olmak için gereklidir. Fakat öğrenme güçlüğü yaşayan bireyleri odak noktası olarak aldığımızda bu beceriler öğrenme güçlüğü yaşayan bireylerin  akademik başarıyı ve yakalamaları için ihtiyaç duydukları becerilerle örtüşmektedir.

Öğrenmenin gerçekleşebilmesi için öğrenme ortamının kabul edici ve iletişime açık bir yer olması gerekir. Sosyal –  Duygusal Öğrenmenin temel hedefi çocukların duygusal olarak rahat ve güvende hissettikleri, bunun yanında sosyal olarak iletişim kurabildikleri sınıf ve okul ortamının yaratılmasıdır.

Öğrenme Güçlüğü Olan Bireylerin Sosyal Duygusal Becerilerini Desteklemek

Öğrenme güçlüklerinin sağaltımı ile çalışılırken takip edilen temel basamaklar; hedeflenen davranışın/bilginin önce öğretilmesi sonra tekrar edilmesi, uygulanması, pekiştirilmesi, ve geri bildirim verilmesidir. Sosyal – Duygusal Öğrenmenin tam olarak da yapmak istediği ve bunun için kullandığı öğretme yöntemi bu ihtiyaca denk düşer.

Öğrenme güçlüğü yaşayan bir çocuğun sosyal – duygusal gelişimini desteklemek için;

1– Çocuğun güçlü özelliklerini fark etmek ve onun da bu özelliklerinin farkında olması için destek olmak: Örneğin okumada zorluk yaşayan bir çocuğun çizim alanındaki becerisini okul gazetesine ve ya sınıf panosuna resimler yapmasını sağlayarak destekleyebilirsiniz. Bu sayede çocuğun arkadaşları arasındaki kabulünü arttırmak mümkün olabilir.

2– Sosyal becerileri de aynı akademik becerileri öğretir gibi küçük adımlara bölerek, farklı örnekler ile tekrar ederek ve geri bildirim vererek öğretmek..Öğretilen becerinin uygulanabileceği alanlar ve fırsatlar yaratarak çocuğun yeni beceriyi kendi başına deneyebilmesi için fırsatlar yaratmak ve uyguladığı anda  pekiştireçler ile desteklemek. Bunu bazı temel sosyal beceriler üzerinden örneklersek:

  • Sözel olmayan ipuçlarını fark edebilmek/anlayabilmek (jest ve mimikler, beden dili)
  • Duyguları anlayabilmek (kendisinin ve diğerlerinin)
  • Komik olmak ile komik davranmak arasındaki farkı anlamak (uygun zamanda yapılan bir espri yapabilmek ile sınıfın soytarısı gibi davranmak arasındaki farkı göstermek, uygun şaka/espri tarzlarını anlatmak)
  • Olumlu-olumsuz geri bildirim alabilmek (olumlu geri bildirim karşısında sınırı aşmamak, olumsuz eleştiri karşısında savunmaya geçmemek gibi)

3– Öğrenme ortamında rekabeti en aza indirmek ve daha çok işbirliğini öne çıkarmak. Öğrencilerin bir arada çalışabilecekleri, birbirlerinden öğrenebilecekleri fırsatlar yaratmak.: Çocuklar kendi performanslarını diğerleri ile karşılaştırmak konusunda oldukça hızlıdırlar. Bunu değiştirecek bir öğrenme ortamı yaratmak sadece sosyal duygusal becerileri geliştirmek için değil temel olarak öğrenme becerilerini  desteklemek için de önemlidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anne-Babalığın El Freni: Sağduyulu Olmak ve İç Sesi Dinlemek

“Anne babası kendi ebeveyn koşullanmasından özgür olma ve mahremiyet bekleme gibi haklara sahipken, bir çocuğun da bunlara hakkı yok mudur?” Osho

Yukarıdaki alıntı Osho’nun “Çocuk” kitabından ve aslında bu konu ebeveynlerin bugün yüzleştiği en önemli meselelerden biri. Çocuklarımızı ruhsal açıdan daha sağlıklı, eğitimsel olarak daha donanımlı, sosyal becerileri daha gelişmiş olsun diye anne-babanın güdümünde yaşamaya mı zorluyoruz? Ve yeniçağın ebeveynleri “ebeveynlik” ya da başka bir tabirle “anne-babalık” içgüdülerinden, sağduyularından epeyce uzaklaşıp kitaplara ve uzmanlara bağımlı hale mi geliyorlar? Yani özetle hata yapmamak adına “koşullanma/koşullandırma” hali evimizin salonunda en büyük yere mi sahip?

Nedir bu koşullanma ve koşullandırma? Aslında yeni akımlara bakılınca ebeveynin koşullanması çocuk anne rahmine düşmeden önce başlıyor. Gebe kalmadan önce yapılma(ma)sı gerekenler, gebelik süresince dikkat edilecekler, gidilecek kurslar, yenecek yiyecekler, kaç saat yürüyeceğinizden kaç saat uyuyacağınıza kadar her şey planlı. Çocuk doğduktan sonra da pek çok şey saate, kitaba, doktora, ruh sağlığı uzmanlarına, kitaplara bağlı. Okul süreci başlayınca zaten plansız olmak mümkün değil ödevler, okul dışı etkinlikler, doğum günü kutlamaları, yatma/kalkma/yeme/oyun saati vs… Bunca planlı etkinliğin içinde gözden plansızca ve sessizce kaçan şey ise içgörümüzün, kendimizin ve çocuğun iç ritminin ve sadece anne-baba hassasiyetiyle çocuğun ne istediğini, hissettiğini anlayabilen sağduyumuzun sesi oluyor.

Örneğin bir çocuğu saat ile yedirmek çocuğun hızını/ihtiyacını takip etmekten ziyade bir planı ya da bir programı takip etmektir. Ya da çocuğunuz kitaplarda belirtilen yaşta bezinden ayrılmadıysa, meme emiyorsa vb. bunun için çok fazla kaygılanmak ve hemen uzman yardımına başvurmak çocuğun ihtiyacından ziyade “olması gereken”e odaklanmaktır. Oysaki her çocuk kendi içinde biriciktir, tektir dolayısıyla çocuğun kendi iç ritmi vardır. Kendi anne-babalık içgüdümüzden çok kitaplara, rutinlere, maddelerden oluşan listelere bağlı kalmak çocukla ebeveyn arasındaki bağın derinliğini başka bir deyişle ebeveynlik içgörümüzün sesini zayıflatır. Sonrasındaki tablo ise çocuğun her alanda bir uzman tarafından (özel öğretmen, eğitim koçu, ruh sağlığı uzmanı, hobilerine yönelik eğitmenler vb.) desteklendiği, anne-babanın ise tüm bu yaşam döngüsü içinde anne-baba olmaktan ziayde koordinasyondan sorumlu kişi olduğu bir senaryonun baş göstermesi hali oluyor.

Tabi bu tabloda bir müddet sonra çocuk ve ebeveyn koşturmacadan hem madden hem manen yorulmaya başlıyor. Birlikte geçirilen zamanların kaliteli olması adına doğallıktan uzaklaşabiliyoruz. Çocuklarla rahatça geçirilebilecek vakitler okul dışı etkinliklerle dolduğunda anne-babanın kendi içinde yaşadığı suçluluk, çocuğun ise isyan duygusu farklı semptomlarla kendini göstermeye başlıyor.

Peki, hayatı bu kadar yoğun, bu kadar kitaba bağlı, bu kadar uzman destekli yaşamak şart mı? Ya da yok mudur bunun bir ortası?

Uzman görüşüyle iç sesin el birliğiyle oluşturduğu bazı öneriler şöyle:

-Kitaplardan, uzman görüşlerden illa uzak kalmak gerekmez; buradaki püf nokta acil olanla olmayanı ayırt edebilmek. Kriz anlarında sakinliği muhafaza etmeye çalışıp, önce anne-baba olarak ne yapabileceğinize odaklanın. Bir yöntemde uzlaşıp bir müddet sabırla onu deneyin. Sakin kalabilmek ve çocuğun yoğun duygusunun karşısında yıkılmamak birinci prensip.

-Çocuğunuzu en iyi siz tanıyabilirsiniz ve her aileye, her çocuğa uyan tek bir yöntem yoktur. Bu noktada duyduğunuz, okuduğunuz yöntemleri direkt olarak alıp uygulamak yerine; bu bilgilerden beslenip kendinize, ailenize ve çocuğunuza uygun bir model oluşturabilirsiniz. Şöyle düşünün öneriler bir yemek tarifi ve yemeğin içine koyup çıkarabileceğiniz bazı malzemeleri siz seçebilirsiniz ama ana malzemeler zaten bellidir;)

-Hayatınıza giren uzmanlar, okuduğunuz kitaplar sizi yönlendirmek, gözden kaçan noktaları fark etmeniz için varlar. Direksiyonda ise her daim siz varsınız. Almanız gerekeni alıp, beceriyi sizin kazanmanız önemli.

-Çocukların en çok ihtiyacı olan şeyler iyi bakım, beslenme, sevgi, şefkat ve duygularının anlaşılmasıdır. Bunlara özen gösterdiğiniz sürece iç sesinizi daha çok duyarsınız ve hata yapsanız bile telafisi daha kolay olur.

– Diğer bir adım ise mükemmeliyetçilikten uzaklaşmak olabilir. Çünkü “tam” ve “eksiksiz” sürdürülmeye çalışan bir hayatı sadeleştirmek ve böylesi bir hayatta içeriden gelen anne-baba iç sesinizi duymak daha zordur. Aklınızdaki planları, “olmazsa olmaz” ları, “an”lara sıkıştırdığınız telefon görüşmelerini sadeleştirmek sizi tüy gibi yapmasa da şu anki halinizden daha sade ve daha rahat kılacaktır.

-Hem çocuğunuza hem kendinize mutlaka alan açın. Hata yapmanın öğreticiliğinden faydalanın ve hatalardan öğrenmenin, daha sonra birlikte yeni çözüm adımları üretmenin keyfini yaşayın.

-Son olarak nesiller arası bilgi aktarımı oldukça kıymetlidir. Modern çağ bizleri kendi anne-babalarımızın yöntemlerinden uzaklaşmaya itse de zaman zaman onların önerilerini dinlemek ve yine kendi sisteminiz için uygun olanları seçmek hem destekleyici hem de birinci elden öneriler olduğu için güvenilir olabilir.

Sağduyulu Kararlar Verebilmek

New Bitmap Image Sosyal Duygusal Öğrenme 5 temel ögeye dayanır. Her biri bireyin sosyal duygusal gelişiminde önemli bir role sahiptir. Çocukluktan yetişkinliğe bu öğelerin anlam/içeriği değişse de ağırlığı  değişmez. Birini diğerine tercih etmek pek mümkün olmasa da hayatın farklı sahnelerinde farklı roller ile öne çıkarlar.

Bu yazı karar verebilmek hakkında. Aslında tam karşılığı sağduyulu karar verebilmek. Vereceğimiz kararın sonuçlarını, sahip olduğumuz değerleri düşünerek karar verebilmek, dürtüsel ve tepkisel karar vermekten çok farklı.

Sabah uyanmamızla birlikte vermemiz gereken kararlar birbirini takip eder. Kimileri rutin işler ile ilgili kararlardır, kimileri ise uzun uzadıya düşünmeyi gerektirir.  Seçimler yaparken sadece kısa dönemli sonuçları değil uzun vadeli sonuçları düşünebilmek, kendimiz kadar başkalarının güvenliğini de dikkate almak, sağduyulu davranmak, ahlaki olarak doğru olanı yapmak hiç kolay değildir aslında. Ama eğer kendi duygularımız kadar başkalarının duygularının da farkındaysak, şefkat ile yaklaşa biliyorsak bizden farklı olanlara, etrafımızda olanların farkındaysak, ihtiyacı olana bizden farklı düşüncelere sahip olsa da ilgi gösterebiliyorsak, dürtülerimizle değil vicdan ve aklımızla karar verebiliyorsak işte  o zaman doğal olarak sağduyulu kararlar veririz.

Sağduyulu karar verebilme süreci bir anda olmaz tabi ki işte bu yüzden çocukluğun ilk yıllarından itibaren çocuklarımızı sağduyulu kararlar verebilmesini öğretmemiz, desteklememiz gerekir.  Bunu başarmak için sadece doğru yanlışı göstermemiz yetmez, düşünmeyi, sorgulamayı, anlamaya çalışmayı öğretmeliyiz. Bu nedenle önce biz bunları öğrenmeliyiz. Bir karar verirken, seçim yaparken olası sonuçları düşünebilmek, ahlaki değerlerimizi göz önüne almak gerekir. Hayatımızın her alanında sorumluluk sahibi olarak, sadece kısa dönemli kazançları değil uzun dönemli sonuçları düşünerek vereceğimiz  kararlar olması temennisiyle.

Barış, kişinin kendi içinde başlar…

Bugünlerde bize hem kilometrelerce uzak, hem de bir o kadar içimizde, derinimizde bir kavram barış..

Toplumumuzda hasretle aradığımız, özlediğimiz barışın her şeyden önce kendimizle ilişkimizdeki yerini düşündünüz mü hiç?

Kendinize nasıl davranıyorsunuz? Kendinizle barışık mısınız, yoksa kendiniz tarafından acımazsızca eleştiriliyor, hata ve zayıflıklarınızı kabullenmede, unutmada ve her şeye rağmen kendinizi affetmede zorlanıyor musunuz? Kendinize yönelttiğiniz öfke, kin ve acımasızlık iç huzurunuza, barışınıza nasıl zarar veriyor, farkına varıyor musunuz?

Kendimize yaklaşımımızın yansımasıdır aslında dışarıdakilere davranışlarımız.. Kendimizi ne kadar iyi anlıyor, şefkat ve sağlıkla yönetebiliyorsak, dış dünyamıza ancak o kadar anlayışlı, sabırlı ve merhametli olabiliriz.

Bu nedenledir ki, hayalini kurduğumuz barışa doğru sağlamca atacağımız ilk adım, kendimizle kuracağımız barıştır.

 

Barış kişiden aileye, aileden dünyaya yayılır.

Gün geçtikçe daha bağımsız, daha bireyci olmaya doğru yol alsak da,  yaradılış olarak birbirimize bağlı kalmaya ihtiyaç duyarız biz insanlar.. Soluduğumuz havadan tutun, yürüdüğümüz yollara, bizi uykusuz bırakan düşüncelerden, gülümsememize sebep hayallerimize.. Benzer şeyleri hisseder, benzer şeyleri deneyimleriz bir çoğumuz.. Düşündüğümüzden çok daha bağlı, bağlantılıyız.

Bu bağların belki de en kuvvetlisidir, ebeveyn-çocuk ilişkisi. Şiddet içeren davranışların anne-babadan çocuğa öğrenme yolu ile aktarıldığı düşünüldüğünde, bunun ters işlemi olan barışçıl davranmayı da çocuklarımıza iletmek elbette mümkün. Unutmayın, nezaket bulaşıcıdır! Aile bireylerinize, arkadaşlarınıza ve hatta yabancılara nezaket içeren, farklılıkları kabul eden davranışlarınızı gören çocuklarınız, başkalarına nazik davranmayı ve insanlara din, dil, ırk ayrımı yapmadan saygı duymayı içselleştirecektir. Evde fikirleri dinlenen, saygı gören çocuk, dışarıdakilere de bu öğrendiği tutumu aynalayacaktır.

Ailenizi insanlığın birbirine bağlı birçok zincirinin bir parçası olarak hayal edebilirsiniz. Siz çocuklarınıza barışı öğrettikçe ve duruşunuzla, hareketlerinizle ve verdiğiniz kararlarla model oldukça, aile değerleriniz insanlığın daha büyük zincirlerine zamanla katlanarak iletilecek. Doğdukları andan itibaren onlara dokunuşunuz ve öğrettikleriniz, sadece onları değil, şuan ve gelecekte dokunacakları kişileri de şekillendirecek, dönüştürecek.

 

Barışın ve barışçıllığın dalga dalga büyüyeceği ve nesillerce aktarılacağı günlerimize..

1 2 3 5